Menu

Tevhîd ve Kısımları

TEVHÎD VE KISIMLARI

Abdullâh Saîd el-Müderris

 

 

besmele-hamdele

 

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’u Teâlâ’nın ismiyle…

Hamd, Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O’nun kulu ve Rasûlü’dür… Bundan sonra:

Tevhîdin Tanımı:

Tevhîd kelimesi lügatte: “وحد V-h-d” kök harflerinden mastar olup, “birlemek, bir kılmak” anlamına gelir.

Istılâhta ise: “Allah Azze ve Celle’yi, rubûbiyyette, ulûhiyyette, isim ve sıfâtlarında birlemektir.”

Tevhîd ehli kimseye “muvahhîd” denir.

Tevhid, Allah Tebâreke ve Teâlâ’nın, her şeyin rabbi ve meliki olduğunu, O’nun dilediği şeyin olduğu ve dilemediği şeyin olmadığını, O’nun gücünün her şeye yettiğini, O’nun her şeyin yaratıcısı olduğunu, en güzel isimlerin ve en yüce sıfâtların O’na ait olduğunu ve O’ndan başka ibâdeti hak eden başka bir zâtın bulunmadığını kalb ile tasdik etmek, dil ile ikrar etmek ve organlarla kalbin tasdikini, dilin ikrarını onaylamak ve de bunları yalanlayacak herhangi bir amel işlememektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “İşte Rabbiniz Allâh budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse yalnız O’na ibâdet edin. Zîrâ O, her şeye vekildir.” (el-Enâm: 6/102)

Tevhidin zıddı olan “şirk” ise lügatte: “Eş ve ortak koşma, denk ve benzer tanıma” anlamlarına gelir.

Istılâhta ise: “Allah Azze ve Celle’ye inanmakla birlikte, O’nu zatında, fiillerinde, isimlerinde ve de ibâdette birlememek, ortak koşmak; denk ve benzer tanımaktır.”

Şirk koşan kimseye “müşrik” denir.

Şirk, Allâh Tebâreke ve Teâlâ’ya inanmakla birlikte O’na eş ve ortak, denk ve benzer tanımak suretiyle başkalarının da yaratıcı, yaşatıcı, yönetici, rızık ve şifa, fayda ve zarar verici, yardım ve imdat edici, kanun ve nizam belirleyici… olduğuna inanmak veya bunlardan herhangi birini söylemek veyahut bunlardan herhangi birini gerekli kılacak bir fiili yapmaktır.

Tevhîdin Kısımları:

Tevhîd üç kısma ayrılır. Müslüman olmak için Allâh’u Teâlâ’yı tevhîdin bu üç türünde de birlemek gereklidir. Tevhîdin bu üç türünde Allâh’ı birlemeyenler, ne Müslüman olabilirler ne de Müslüman kalabilirler.

Rubûbiyyet Tevhîdi:

Rubûbiyyet, Allâh’u Teâlâ’nın “rabb” ismine nispet edilen bir kelime olup, “rabblik” demektir. Rabb kelimesi: Hâlık (yaratan), muhyî (hayrat veren), rezzâk (rızık veren), melik (mülk ve iktidar sâhibi), müdebbir (yönetici), mürebbi (terbiye eden), mürşid (doğru yolu gösteren), mun’im (nimet verici), mütemmim (tamamlayıcı) gibi manalara gelir.

Rubûbiyyet tevhidi, Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın her şeyin rabbi, mâliki yaratıcısı ve rızık vericisi olduğuna; O’nun hayat veren ve öldüren, fayda ve zarar veren olduğuna; zorda kalanların duasına sadece O’nun icabet ettiğine; her şeyi yönettiğine; her hayrın O’nun elinde olduğuna, her şeye gücü yettiğine ve bu konuda kendisinin hiçbir ortağının bulunmadığına inanmaktır. Kısacası rubûbiyyet tevhidi: “Allâh’u Teâlâ’yı fiillerinde birlemektir.”

Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra Arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allâh’tır. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!” (el-Arâf: 7/54)

 “De ki: ‘Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. ‘Allâh!’ diyecekler. De ki: O hâlde, Allâh’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (Yûnus: 10/31)

 “Andolsun, eğer onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allâh’ derler. De ki: ‘Hamd, Allâh’a mahsustur.’ Fakat onların çoğu bilmezler.” (Lokmân: 31/25)

 “Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.” (Yûsuf: 12/40)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, tüm varlıkların terbiye edicisidir. Onları yaratır çeşitli aşamalardan geçirerek yetiştirip geliştirir. Onların mâlikidir. Onların üzerinde egemen ve idare edendir. Onları koruyandır. Gökleri ve yeri idare edendir. Yaratılanların Rabbi olduğu için ibâdete tek müstahak olan odur. Bu sebeble yaratma, rızık verme, mülk ve idare etme, kanun ve yasa koyma gibi rubûbiyyetin bütün özellikleri sadece kendisine aittir. Kim Allâh Tebâreke ve Teâlâ’dan başkasına bunlardan bir pay verirse, kendisiyle çelişkiye düşer ve şirk çeşitlerinden birini işlemiş olur.   

Ulûhiyyet Tevhîdi:

Ulûhiyyet, “ilâhlık” demektir. İbâdet edilerek itaat edilen ma’bûd anlamındaki “ilâh” kelimesinden türemiştir. “İlâh” kelimesi: “Kendisine ibadet edilen” demektir. Yani ibadette Allah’ı birlemektir. Bu sebeple bu tevhide “Tevhid-i İbâde” (ibadetin tevhîdi) de denilir.

Ulûhiyyet tevhîdi, Allâh’u Teâlâ’nın hak ve gerçek ilâh olduğuna, O’ndan başka ibâdeti hak eden ilâh bulunmadığına ve O’nun dışındaki tüm ilâhların batıl ve sahte olduğuna kesin olarak inanmak; ibâdeti, inkiyâdı (boyun eğmeyi) ve mutlak itaati sadece O’na tahsis etmek; kim olursa olsun hiçbir kimseyi hiçbir şeyde O’na ortak etmemektir. Kısacası ulûhiyyet tevhidi: “Kulların kendi fiillerinde Allâh’u Teâlâ’yı birlemeleridir.”

Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

 “Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (el-Enbiyâ: 21/25)

 “De ki: Şüphesiz benim namazım da, diğer ibâdetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allâh içindir.” (el-Enâm: 6/162)

Ulûhiyyet tevhîdi, namaz, oruç, zekât, hac, zebh (kurban), nezr (adak), dua, istiane (yardım isteme), istiâze (sığınma), tevekkül, havf (korku), recâ (ümit), muhabbet (sevgi), inâbe (tevbe ve yöneliş), haşyet (saygı ve korku), tezellül (huzurunda kendini küçük görme) ve tahkim (hâkim tayin etme) gibi görünen ve görünmeyen hiçbir ibâdeti O’ndan başkasına yapmamaktır.

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “Hâlbuki onlara, ancak dîni Allâh’a has kılarak ve hanîfler olarak Allâh’a kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dîndir.”  (Beyyine: 98/5)

Ulûhiyyet tevhîdi, tüm ibâdet çeşitleriyle sevgi, korku ve ümitle, sadece Allâh’a ibâdet etmektir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “(Allâh) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbi’dir. Şu halde O’na ibâdet et ve O’na ibâdette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı (dengi ve benzeri) olan birini biliyor musun?” (Meryem: 19/65)

Ulûhiyyet tevhîdi, İslâm Dîni’nin başlangıcı ve sonudur; zâhiri (dışı) ve batınıdır (içidir). Nebîlerin ilk ve son çağrısıdır. Bu tevhîdin teşekkülü için nebîler gönderilmiş, kitâblar indirilmiştir, cihâd kılıçları çekilmiştir. Bu tevhîde istendiği gibi îmân edenler mü’min olarak isimlendirilmiştir. Bu tevhîde îmân etmeyenler veya eksiği olanlar kâfir olarak isimlendirilmiştir.

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğûttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allâh hidâyet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık (hükmü) hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da (tevhîdi) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” (en-Nahl: 16/36)

İsim ve Sıfât Tevhîdi:

“İsim” kelimesi: “Kur’ân ve Sünnet’te Allâh’u Teâlâ’nın isimlendirdiği şeydir.”

“Sıfat” kelime ise: “Kur’ân ve Sünnet’te Allâh’u Teâlâ’nın vasfedildiği şeydir.”

İsim ve sıfât tevhîdi, en güzel isimlerin ve en kâmil sıfâtların Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu tasdik ederek O’nu, bu isim ve sıfâtlarında birlemek demektir. Kısacası isim ve sıfât tevhîdi:  “En güzel isimlerin ve en yüce sıfâtların Allâh’a ait olduğuna îmân etmektir.”

İsim ve sıfât tevhidi, üzerine düşülerek öğrenilmesi gerekli olan en büyük ilimdir. Bilgilerin en yücesi ve en kıymetlisidir. Çünkü bu, isim ve sıfatlarıyla Allâh Tebâreke ve Teâlâ’yı tanımaktır. Kul, Rabbini isim ve sıfatlarıyla tanır ve ona ibadet eder; dolayısıyla ibâdetler de bu bilgi üzerine bina edilir…

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın isim ve sıfatları, bütün kemâl vasıflarına sahip ve her türlü noksanlıklardan beridir. O şöyle buyurmaktadır:

 “En güzel isimler Allâh’ındır. O halde O’na o güzel isimleriyle dua edin. O’nun isimleri hakkında yanlış yola (ilhada) sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezâsına çarptırılacaklardır.” (el-Arâf: 7/180)

O, bu özelliğiyle bütün varlıklardan ayrılır ve eşsizdir. O’nun zatı diğer zatlara benzemediği gibi sıfatları da aynı şekilde başkalarının sıfatlarına benzemez. Çünkü O’nun eşi, dengi ve benzeri olabilecek hiçbir varlık yoktur. O, yarattığı mahlûkata kıyas edilemez.

Allah Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (eş-Şura: 42/11)

 “O’nun hiçbir dengi yoktur.” (el-İhlâs: 112/4)

Bu sebeble O’nun kendi zatı hakkında söyledikleri ve Rasûlü’nün Âlemlerin Rabbi hakkında beyan ettikleri geldiği gibi kabul edilir ve haber verilen hiçbir sıfat inkâr edilmez. İsim ve sıfatlar tevkifi yani Kur’an ve Sünnet’e dayalı olup, aklın hiçbir dâhili yoktur. Bu isim ve sıfatların manaları bilinmekle birlikte keyfiyetleri ve hakikatleri mahlûkat (yaratılmış olanlar) için gaybtir (bilinmezdir).

 Allah Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

 “Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne isyân eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allâh onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” (en-Nisâ: 4/14)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın hayat, ilim, semi, basar, kudret ve kelam gibi sıfatlarına îmân etmek gerekli olduğu gibi uluvv, istiva, nüzul, nefs, yed, vech, ayn, gazab ve rıza gibi keyfiyetsiz sıfatlarına da îmân etmek gereklidir.

Yine Allâh Azze ve Celle’nin kendisinden başka ilah bulunmayan el-Ahad olduğuna, daimi bir hayat sâhibi el-Hayy olduğuna, kendisinden önce hiçbir şeyin var olmadığı el-Evvel olduğuna, hiç yok olmayacak el-Bâki olduğuna, kendisinden sonra hiçbir şeyin bulunmayacağı el-Âhir olduğuna, hiç bir şeye ihtiyaç duymayan es-Samed olduğuna, eksik ve noksanlardan uzak el-Kuddûs olduğuna, zatında, sıfatlarında ve fiillerinde mükemmel olan es-Selâm olduğuna, tüm mahlûkatı kuşatan el-Muhit olduğuna, her şeyi hakkıyla gören el-Basir olduğuna, her şeyi hakkıyla işiten  es-Semî’ olduğuna,  her şeyden haberdar  el-Habîr olduğuna, her şeyi hakikatiyle bilen el-Alîm olduğuna, dilediğini dilediği zaman yapmaya gücü bulunan el-Kadîr olduğuna, dilediğini zorla yaptırtan el-Cebbâr olduğuna, gücünü her daim koruyan ve yok olmayan el-Kayyum olduğuna, kuvveti sonsuz, mağlup edilemeyen el-Aziz olduğuna, kendisinden başka yaratıcı olmayan el-Hâlık olduğuna, yerleri ve gökleri ve de ikisi arasındakileri misilsiz yaratan el-Bedî’ olduğuna, mahlûkatın mutlak hükümdarı el-Melik olduğuna, tek hükmetme yetkisine sahip el-Hâkim olduğuna ve mutlak adalet sahibi el-Adl olduğuna îmân etmek gerekli olduğu gibi Kur’an ve Sünnette geçen diğer isim ve sıfatlarına da îmân etmek zarûridir.

Allâh Azze ve Celle’yi, Kur’ân ve Sünnet’te geçen isim ve sıfâtlarla tanımak ve nitelendirmek asıldır. Kur’ân ve Sünnet nasslarında bildirilen isim ve sıfatlara, hiçbir tahrif (bozma ve çarpıt­ma), hiçbir ta’til (işlevsiz kılma), hiçbir tekyif (keyfiyet iza­fe etme), hiçbir temsil (denk ve benzer) tanıma olmaksızın iman etmek gerekli olup, isim ve sıfatları sınırlandırmak caiz değildir. O’nun isim ve sıfatlarından bizim bildiğimiz ancak onun bildirdiği kadardır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

 İktibas Yapacakların Dikkatine! 

İçeriği Paylaş: