Menu

Îmânın Altı Şartı

ÎMÂNIN ALTI ŞARTI

 

hutbe

    

 

 HUTBETU’L-HÂCE

Hamd, -âlemlerin rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlü’dür.

“Ey îmân edenler! Allâh’tan korkulması gerektiği gibi korkun ve sizler ancak Müslümanlar olarak ölün!” (Âli İmrân: 3/102)

“Ey insânlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allâh’tan ve akrabalık haklarına riâyetsizlikten sakının! Şüphesiz Allâh sizin üzerinize gözetleyicidir.” (Nisâ: 4/1)

“Ey îmân edenler! Allâh’tan sakının ve sözün en doğru-sunu söyleyin ki Allâh, amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın. Kim Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab: 33/70-71)

Bundan sonra:

Muhakkak ki sözlerin en doğrusu Allâh’ın kelâmı (Kur’-ân-ı Kerîm), yolların en hayırlısı ise Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in yoludur (Sünneti’dir). İşlerin en kötüsü sonradan uydurulanlardır. Sonradan uydurulup dîne sokulan her şey bid’ât, her bid’ât dalâlet, her dalâlet ise ateştedir.

 

MUKADİME

Sahîh/geçerli bir îmân, Allâh Azze ve Celle’nin inanç esasları olarak bildirdiği tüm şeylere inanmakla ve gerektirdiklerini de yerine getirmekle gerçekleşir. Hiçbir kimse bunlara inanamadan ve gerektirdiklerini de yerine getirmeden Müslüman olamaz. İnanç esasları tamam olmadan ve onları bozacak olan şeyler de yok olmadan namaz ve oruç gibi İslâm’ın şiarlarından olan ibâdetleri yerine getirmek yahut alkol ve kumar gibi herkesin bildiği haramlardan da sakınmak, kişiye fayda vermez. Zîrâ ibâdetler, sahîh bir îmân olmadan kabul edilmez.

Îmânın temeli olan inanç esasları Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve kadere inanmak olarak altı tanedir. İnanca dair olan diğer şeyler, bu altı esasa râcidir/ döner. Bu inanç esaslarına topluca “îmânın şartları” denir.

Îmân: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile kabul etmek, bunları dil ile söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir.” Şart kelimesi ise: “Yok olması halinde hükmünde yok olacağı şeydir.”

Anlaşılacağı üzere, îmânın kabul olması şartlarının tamam olmasına bağlıdır. Şartlarından biri eksik olduğunda yahut şartları bozacak bir şey bulunduğunda ise îmân sahîh olmaz. Sâhibi Müslüman ismini alamaz…

Bizim bu kitâbımızdaki amacımız, sahîh bir îmânın teşekkülü için gerekli olan îmânın şartları olan altı esası, Kur’ân’dan ve Sünnet’ten delîllerle kısaca açıklamaktır.

 

ÎMÂNIN ŞARTLARI

Kulların mükellef oldukları en büyük ve önemli olan şey îmân olup, altı esas üzerine kurulmuştur. Bu esaslara “îmânın şartları” denir. Bun şartlar: Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe, hayrı ve şerriyle kadere inanmaktır. Nitekim Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler ve şöyle dediler: O’nun rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.” (Bakara: 2/285)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allâh’a, âhiret gününe, meleklere, kitâb ve nebîlere îmân eden kimselerin yaptığıdır.” (Bakara: 2/177)

“Gerçekten biz, her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer: 54/49)

Ömer bin Hattâb radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İman; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve hayırlısıyla şerlisiyle kadere inanmandır.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (8); Tirmizî (2610)…]

Bu şartlar, îmânın olmaza olmazlarıdır. Bu şartların tümüne îmân etmedikçe kişinin îmânı sahîh yani geçerli olmaz. Bunlardan birini dahi inkâr eden kimse îmân dairesinden çıkar kâfir olur. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa: 4/136)

 

ALLÂH’A ÎMÂN

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya inanmak, îmânın şartlarının birincisi, en büyüğü ve hepsinin esasıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler ve şöyle dediler: O’nun rasûllerinden hiçbirini ayırt etmeyiz.” (Bakara: 2/285)

Allâh’a inanmak, îmânın temeli ve özü olup, asılların aslıdır. Diğer bütün inançlar ona tabidir ve bu asıldan kaynaklanır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya îmân, O’nun varlığına ve birliğine, kendisinden başka ibâdete layık ilâh olmadığına, isimlerinde ve sıfâtlarında eksiksiz ve mükemmel olduğuna îmân etmeyi içerir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“İşte Rabbiniz Allâh budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır. Öyleyse yalnız O’na ibâdet edin. Zira O, her şeye vekîldir.” (Enâm: 6/102)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya îmân, tevhîdin üç türünde O’na inanmayı ve gerekleriyle de amel etmeyi mecbur kılar. Bunlar: Rubûbiyyet, Ulûhiyyet, İsim ve Sıfât Tevhîdi’dir.

Rubûbiyyet Tevhîdi:

Rubûbiyyet, Allâh’u Teâlâ’nın “Rabb” ismine nispet edilen bir kelime olup, Rabb’lık demektir. Rabb kelimesi lügatte: “Mürebbi/ terbiye edici, malik/mülk ve iktidar sahibi, seyyid/efendi, müdebbir/ yönetici, vali/idareci, mun’im/nimet verici, mütemmim/ tamamlayıcı, kayyim/yönetici” gibi mânâlara gelir. Tevhîd: “Birlemek, bir kılmak” demektir. Rubûbiyyet tevhîdi ise: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı fiillerinde birlemektir.” Rabbimiz Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allâh’a mahsustur.” (Fatiha: 1/2)

“Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbi (olan Allâh) azîzu’l-gaffârdır (üstündür, çok bağışlayıcıdır).” (Sad: 38/66)

“(Allâh) Göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu halde O’na ibâdet et ve O’na ibâdette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı (dengi ve benzeri) olan birini biliyor musun?” (Meryem: 19/65)

Rubûbiyyet tevhîdi, Allâh’u Teâlâ’nın yaratan, yaşatan, yöneten, idare eden, hüküm veren, işleri dengede tutan, rızık veren, dirilten, öldüren… Olduğunu tasdik ve ikrar etmektir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arş’a istivâ eden, geceyi, durmadan kendisini kovalayan gündüze bürüyüp örten; güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğmiş durumda yaratan Allâh’tır. İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi Allâh ne yücedir!” (Araf: 7/54)

“De ki: ‘Kimdir sizi gökten ve yerden rızıklandıran? Kimdir kulaklarınızı ve gözlerinizi yaratan? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran. Kimdir bütün işleri çekip çeviren, kâinatı yöneten. ‘Allâh!’ diyecekler. De ki: O hâlde, Allâh’a karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (Yunus: 10/31)

“Hüküm vermek yalnızca Allâh’a aittir. O, kendisinden başka hiçbir şeye ibâdet etmemenizi emretmiştir.” (Yusuf: 12/40)

Kâinatta Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın dilediği şey olur, dilemediği şey olmaz. Semada/göklerde ve arzda/yerde olan her şey ve herkes O’nun mahlûku/yarattığı kuludur. O’nun izni olmadan hiçbir şey yapamazlar ve isteyemezler. Kâinatın tasarrufu O’nun elindedir. O’nun hükmü ve egemenliği altındadır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülk-ü tasarrufu Allâh’a aittir. O, dilediğine azâb eder, dilediğini de bağışlar. Allâh, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mâide: 5/40)

Ulûhiyyet Tevhîdi:

Ulûhiyyet: “İlahlık” demektir. İbâdet edilerek itaat edilen “ma’bûd” anlamındaki ilâh kelimesinden türemiştir. Tevhîd: “Birlemek, bir kılmak” demektir. Ulûhiyyet tevhîdi ise: “Kulların kendi fiillerinde Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı birlemeleridir.” Yani ibadette Allâh’u Teâlâ’yı birlemektir. Bu sebeble bu tevhîde “tevhîd-i ibâde/ibadet tevhîdi” de denilir. İlâhımız Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Senden önce hiçbir rasûl göndermedik ki ona: ‘Şüphesiz, benden başka hiçbir ilâh yoktur. Öyleyse bana ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiya: 21/25)

Ulûhiyyet tevhîdi, Allâh’u Teâlâ’nın hak ve gerçek ilâh olduğuna, O’ndan başka ibâdeti hak eden ilâh bulunmadığına ve O’nun dışındaki tüm ilâhların batıl ve sahte olduğuna kesin olarak inanmaktır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Bu böyledir. Çünkü Allâh hakkın tâ kendisidir, onu bırakıp da taptıkları ise bâtıldır. Şüphesiz Allâh çok yücedir, çok büyüktür.” (Lokman: 31/30)

Ulûhiyyet tevhîdi, ibâdeti, inkıyâdı/boyun eğmeyi ve mutlak itaati sadece O’na tahsis etmek; kim olursa olsun hiçbir kimseyi hiçbir şeyde O’na ortak etmemektir. Namaz, oruç, zekât, hac, zebh/kurban, nezr/adak, dua, istiane/yardım isteme, istiâze/sığınma, tevekkül, havf/korku, reca/ümit, muhabbet/sevgi, inâbe/tevbe ve yöneliş, haşyet/saygı ve korku, tezellül/huzurunda kendini küçük görme ve hüküm istemek gibi görünen ve görünmeyen hiçbir ibâdeti O’ndan başkasına yapmamaktır. Tüm ibâdet çeşitleriyle sevgi, korku ve ümitle sadece Allâh’a ibâdet etmektir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’a (tevhîd üzere) ibâdet edin ve ona hiçbir şeyi şirk (ortak) koşmayın.” (Nisâ: 4/36)

“De ki: Şüphesiz benim namazım da, diğer ibâdetlerim de, yaşamam da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allâh içindir.” (Enam: 6/162)

Ulûhiyyet tevhîdi, İslâm Dini’nin başlangıcı ve sonudur; zâhiri/dışı ve bâtınıdır/içidir. Nebîlerin/peygamberlerin ilk ve son çağrısıdır. Bu tevhîdin teşekkülü için nebîler gönderilmiş, kitâblar indirilmiştir, cihâd kılıçları çekilmiştir. Bu tevhîde istendiği gibi îmân edenler mü’min olarak isimlendirilmiştir. Bu tevhîde îmân etmeyenler veya eksiği olanlar kâfir olarak isimlendirilmiştir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun, biz her ümmete: ‘Allâh’a kulluk edin ve tâğûttan kaçının’ diye bir rasûl gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allâh hidâyet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık (hükmü) hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da (tevhîdi) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün.” (Nahl: 16/36)

İsim ve Sıfât Tevhîdi:

İsim: “Kur’ân ve Sünnet’te Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın zatını ifâde etmek için kullanılan kelimedir.” Sıfât: “Kur’ân ve Sünnet’te Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın vasıflarını ifâde etmek için kullanılan kelimedir.” Tevhîd: “Birlemek, bir kılmak” demektir. İsim ve sıfât tevhîdi ise: “En güzel isimlerin ve en kâmil sıfâtların Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğunu tasdik ederek, O’nu, bu isim ve sıfâtlarında birlemek” demektir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“En güzel isimler Allâh’ındır. O halde O’na o güzel isimleriyle dua edin. O’nun isimleri hakkında yanlış yola sapanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (Araf: 7/180)

“Kötü sıfâtlar ahirete inanmayanlara aittir. Mesel-i A’lâ/en yüce sıfâtlar ise Allâh’ındır. O, Azîz (mutlak güç sahibidir) ve Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sahibidir).” (Nahl: 16/60)

O’nun isim ve sıfâtları bütün kemâl sıfâtlara sâhib ve her türlü noksan sıfâtlardan beridir. O, bu özelliğiyle bütün varlıklardan ayrılır ve eşsizdir. O’nun zatı diğer zatlara benzemediği gibi sıfâtları da aynı şekilde başkalarının sıfâtlarına benzemez. Çünkü O’nun eşi dengi ve benzeri olabilecek hiçbir varlık yoktur. O, yarattığı mahlûkata kıyâs edilemez. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şura: 42/11)

“O’nun hiçbir dengi yoktur.” (İhlâs: 112/4)

Allâh’u Teâlâ’nın, kendi zatı hakkında söyledikleri ve Rasûlü’nün Âlemlerin Rabbi hakkında beyan ettikleri geldiği gibi kabul edilir ve haber verilen hiçbir sıfât inkâr edilmez. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allâh’a ve Rasûlüne isyân eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allâh onu ebedî kalacağı cehennem ateşine sokar. Onun için alçaltıcı bir azâb vardır.” (Nisa: 4/14)

İsim ve sıfâtlar tevkifi/vahye dayalı olup, aklın hiçbir dâhili yoktur. Bu isim ve sıfâtların mânâları bilinmekle birlikte keyfiyetleri ve hakikatleri mahlûkat/yaratılmış olanlar için gaybtir/bilinmezdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Bilgice Allâh’ı kavrayamaz (anlayamazlar).” (Taha: 20/110)

“Hakkında kesin bilgi sâhibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ: 17/36)

Bu sebeble Allâh Azze ve Celle’yi Kur’ân ve Sünnet’te geçen sıfâtlarıyla tanımak ve bu isim ve sıfâtları sınırlandırmamak esastır. Hepsine hiçbir tahrif/bozma ve çarpıt­ma, hiçbir tatil/işlevsiz kılma, hiçbir tekyif/keyfiyet iza­fe etme, hiçbir temsil/denk ve benzer tanıma olmaksızın îmân edilir.

Allâh Azze ve Celle’nin Kur’ân ve Sünnet’te bildirilen tüm isimlerine îmân etmek farzdır. O’nun kendisinden başka ilâh bulunmayan el-Ahad olduğuna, daimi bir hayat sâhibi el-Hayy olduğuna, kendisinden önce hiçbir şeyin var olmadığı el-Evvel olduğuna, hiç yok olmayacak el-Bâki  olduğuna,  kendisinden sonra hiçbir şeyin  bulunmayacağı  el-Âhir olduğuna, hiç bir şeye ihtiyaç duymayan es-Samed olduğuna, eksik ve noksanlardan uzak el-Kuddûs olduğuna, zatında, sıfâtlarında ve fiillerinde mükemmel olan es-Selâm olduğuna, tüm mahlûkatı kuşatan el-Muhit olduğuna, her şeyi hakkıyla gören el-Basir olduğuna, her şeyi hakkıyla işiten es-Semî’ olduğuna, her şeyden haberdar el-Habîr olduğuna, her şeyi hakikatiyle bilen el-Alîm olduğuna, dilediğini dilediği zaman yapmaya gücü bulunan el-Kadîr olduğuna, her istediğini yapacak surette gâlib olan el-Kâhir olduğuna, dilediğini zorla yaptırtan el-Cebbâr olduğuna, gücünü her daim koruyan ve yok olmayan el-Kayyum olduğuna, kuvveti sonsuz, mağlup edilemeyen el-Aziz olduğuna, kendisinden başka yaratıcı olmayan el-Hâlık olduğuna, yerleri ve gökleri ve de ikisi arasındakileri misilsiz yaratan el-Bedî’ olduğuna, mahlûkatın mutlak hükümdarı el-Melik olduğuna, tek hükmetme yetkisine sâhib el-Hâkim olduğuna,  mutlak adalet  sahibi el-Adl olduğuna, tesbih ve tenzih edilen, acizlik ve eksikliklerden uzak olan es-Subbuh olduğuna, azamet ve ikram sahibi olan Zu’l-Celâli ve’l-İkrâm olduğuna, hamd edilmeyi hak eden el-Hamîd olduğuna, kullarına sevgi ve şefkat, merhamet, lütuf ve rahmet sahibi olan er-Rahmân ve er-Rahîm olduğuna, mahlûkatın ihtiyaç duyduğu şeyleri onlara bol ve geniş olarak veren er-Rezzak olduğuna, kullarının tevbelerini kabul eden et-Tevvâb olduğuna, yücelik ve azamette kendisine karşı çıkan azgın varlıkların bellerini kırıp güçlerini yok eden el-Mutekebbir olduğuna, hesabı en çabuk gören Serihu’l-Hisâb olduğuna, zalimlerden ve tâğûtlardan intikam alan Zu’l-İntikam olduğuna, hak edenlere şiddetli şekilde azâb eden Şedidu’l-İkâb olduğuna îmân etmek farz olduğu gibi Kur’ân ve Sünnette geçen diğer isimlerine de îmân etmek farz olup, îmânın bir gereğidir.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın hayat, evvel, âhir, ilim, semi, basar, kudret ve kelâm gibi sıfâtlarına îmân etmek farz olduğu gibi, uluvv, istiva, nüzul, nefs, yed, vech, ayn, gazab ve rıza gibi keyfiyetsiz sıfâtlarına da îmân etmek farzdır. Nitekim her türlü eksiklikten münezzeh olan Rabbimiz Allâh Azze ve Celle, zikredilen bu sıfâtlarına dair şöyle buyurmaktadır:

“Allâh, (o Allâh’dır ki) O’ndan başka ilâh (ibâdet edilmeye hak eden) yoktur.  O, Hayy’dır (daim hayat sâhibidir), Kayyûm’dur (zatıyla ve kemaliyle kaimdir).” (Bakara: 2/255)

“O, Evvel ve Âhirdir. Zâhir ve Bâtın’dır.  O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadîd: 57/3)

“Muhakkak ki Allâh, her şeyi çok iyi bilendir.” (Tevbe: 9/115)

“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. Semî’dir (işitendir), Basîr’dir (görendir).” (Şura: 42/11)

“(Bütün) Mülk elinde bulunan Allâh ne yücedir. O, her şeye hakkıyla kadirdir (gücü yetendir).” (Mülk: 67/1)

“Eğer müşriklerden biri, senden ‘emân isterse’, ona emân ver; ta ki Allâh’ın kelâmını dinlemiş olsun.” (Tevbe: 9/6)

“Onlar üstlerindeki rablerinden korkarlar.” (Nahl: 16/50)

“Rahman Arşa istiva etti.”  (Taha: 20/5)

“Rabbiniz kendi nefsi üzerine rahmet i yazdı.” (Enam: 6/54)

“(Allâh) Dedi ki: Ey İblis, iki elimle yarattığıma (Âdem aleyhisselâm’a) seni secde etmekten alıkoyan neydi?” (Sad: 38/75)

“Ancak celâl ve ikrâm sâhibi Rabbinin yüzü bâkî kalacaktır.” (Rahman: 55/27)

“Gözlerimizin önünde akıp gitmekteydi. (Kendisi ve getirdikleri) İnkâr edilmiş olana (Nûh’a) bir mükâfat olmak üzere.” (Kamer: 54/14)

“Allâh onlardan râzı olmuş, onlarda Allâh’tan râzı olmuşlardır.” (Beyyine: 98/8)

“Onların üzerine horluk ve yoksulluk (damgası) vuruldu ve Allâh’tan bir gazaba uğradılar. Bu, kuşkusuz, Allâh’ın âyetlerini inkâr etmelerinden ve (gönderilen) nebileri haksız yere öldürmelerindendi. (Yine) Bu, isyân etmelerinden ve sınırı çiğnemelerindendi.” (Bakara: 2/61)

Bu sıfâtları Allâh ve Rasûlü bildirdiği için onları kabul ederek, keyfiyetini/nasıllığını sormamak ehl-i sünnet olmanın bir gereğidir. Allâh ve Rasûlünün bildirdiği sıfâtlarda hiçbir zaman teşbih/ benzetme ve tescim/cisimlendirme yoktur. Bunlara geldiği gibi, teşbih ve tescimden uzak bir şekilde îmân etmek gereklidir.

 

MELEKLERE ÎMÂN

Meleklere inanmak, îmânın şartlarının ikincisidir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler.” (Bakara: 2/285)

Melekler, Allâh’u Teâlâ’nın emrine asla isyan etmeyen; nurani ve latif varlıklardır. Meleklere îmân, onların varlığına en ufak bir tereddüd/şüphe etmeden inanmaktır. Meleklerin varlıklarını inkâr etmek veya varlıkları hakkında şüphe etmek küfür olup, sâhibi İslâm Dîni’nden çıkar. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa: 4/136)

Kur’ân ve Sünnet’te meleklerden isimce ve görevli oldukları işler bahsedilerek onların varlıkları bildirilir. İsmi ve görevi bildirilen ve de bildirilmeyen sayılarını sadece Allâh’u Teâlâ’nın bildiği birçok melek bulunmaktadır. Bu sebeble Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın yarattığı tüm meleklere topluca ve birini diğerinden ayırmadan inanmak farzdır.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, melekleri nurdan yaratmış ve onlara akıl vermiştir. Nitekim annelerimizden iffeti Kur’ân nassı ile sâbit olan Âişe radîyallâhu anhâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Melekler nurdan, cinler dumansız ateşten ve Âdem ise size vasfedilmiş şeyden (çamurdan) yaratılmıştır.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (2998); Ahmed (24667)…]

Melekler diğer tüm mahlûkat/yaratılmış olan şeyler gibi Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın kulu olup, her daim O’na muhtaçtırlar. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onları kendisine ibâdet etmeleri ve emirleri yerine getirmeleri için yaratmıştır. O’nun izin verdiğinden başkasını yapmaya güçleri bulunmamaktadır. Yaratılışları icabı olarak asla isyân etmezler, kesinlikle günâh işlemezler ve her daim mutlak olarak O’nun emri üzere hareket ederler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ’ya ibâdetten bıkmazlar, usanmazlar ve yorulmazlar. Gece ve gündüz Allâh Subhânehu ve Teâlâ’yı tesbih ederler. Nitekim Rabbimiz Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insânlar ve taşlar olan ateşten koruyun. O ateşin üzerinde gâyet sert, güçlü, Allâh’ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen ve kendilerine emredilen şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrim: 66/6)

“Gece ve gündüz, hiç durmaksızın (Allâh’ı) tesbih ederler.” (Enbiya: 21/20

Meleklerin büyük cisimleri ve azametli bir yaratılışları vardır. Onlardan bazılarının iki, bazılarının üç, bazılarının dört kanatlı vardır. Bazılarının ise daha çok kanadı vardır. Nitekim Abdullâh İbn Mes’ud radîyallâhu anh şöyle demiştir: “Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl’i gerçek suretinde altıyüz kanadı olduğu halde gördü.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (3232); Müslim (282)…]

Melekler Allâh’ın izniyle insân sureti gibi çeşitli suretlerde ve şekillerde görünme gücüne sâhibtirler. Yemezler, içmezler, erkeklik ve dişlilik gibi cinsiyetleri yoktur. Hayâ gibi güzel hasletlere/yaratılış özelliklerine sâhibtirler. İçinde heykel, resim, köpek ya da çan bulunan eve girmezler. İnsânların rahatsız olduğu eziyet verici hususlardan onlar da rahatsız olurlar. Câbir bin Abdullâh radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her kim bu pis kokulu sebzeden yerse sakın bizim mescidimize yak­laşmasın! Zîrâ insânların rahatsız oldukları şeylerden melekler de rahatsız olurlar.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (855); Müslim (564)…]

Meleklerin sayısı sayılmayacak kadar çoktur. Onların sayılarını ve görevlerini yalnız Allâh Subhânehu ve Teâlâ bilir. Gökyüzünde dört parmak genişliğindeki her yerde muhakkak bir melek ya secde halinde ya da ayakta hazır bekler vaziyettedir. Nitekim Ebû Zerr radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ben sizin görmediklerinizi görüyor işitmediklerinizi işitiyorum. Gökyüzü çatırdar ve çatırdaması da gerekir. Çünkü gökyüzünde dört parmaklık bir yer yoktur ki, secde eder vaziyette melekler orayı doldurmamış olsun.” [(SAHİH HADİS:) Tirmizî (2312); İbn Mâce (4190)…]

Kur’ân ve Sünnette bildirildiği üzere meleklerin yerine getirmekle mükellef/sorumlu oldukları bir takım görevleri vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

Cibrîl: Vahiyle görevli melektir. Allâh’u Teâlâ’dan aldığı vahyi Allâh’ın dilediği nebîsine veya rasûlüne indirir.

Mîkâîl: Yağmur yağdırmak ve bitkileri yeşertmekle görevli melektir.

İsrâfîl: Birinci ve ikinci kıyâmetin kopması için sura üflemekle görevli melektir.

Meleku’l-Mevt (ölüm meleği): Ölüm anında canlılardan ruhları çekip almakla görevli melektir.

Rıdvan: Cennet bekçisidir.

Mâlik: Cehennem bekçisidir.

Hafaza (koruyucu melekler): İnsanları her türlü tehlikeye karşı korumakla görevli meleklerdir.

Kiramen Kâtibin (amelleri kaydeden melekler): İnsanların işledikleri amelleri kaydeden meleklerdir.

Meleku’l-Cibâl (dağ melekleri): Dağlarla görevli meleklerdir.

Hamele-i Arş (arşı taşıyan melekler): Arşı taşımakla görevli meleklerdir.

Münker ve Nekir (kabir melekleri): Ölü kabre konulduktan sonra ona üç şey hakkında soru soran iki melektir. Bu, iki melek kabirde ölüye gelir ve ona; Rabbi, dini ve nebisi hakkında soru sorar.

Bunlardan başka müminler için istiğfar/bağışlanma talep eden, onlara dua eden melekler olduğu gibi, ilim meclislerinde ve zikir halkalarında bulunup da onlara kanat geren melekler vardır. Ayrıca kulları hayırlı işler yapmaya çağıran, sâlihlerin cenâzelerine katılan, mü’minlerle birlikte savaşan ve onlara tâğûtlara karşı cihâdlarında destek verip sebat etmelerine yardımcı olan melekler de vardır. Bunlarla beraber sayılarını ve görevlerini yalnız Allâh’u Teâlâ’nın bildiği kadar melekler bulunmaktır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insânlar için ancak bir uyarıdır.” (Müddessir: 74/31)

 

KİTÂBLARA ÎMÂN

Kitâblara inanmak, îmânın şartlarının üçüncüsüdür. Kitâblara îmân, Allâh’u Teâlâ’nın kitâblarının hepsine hiçbir ayrım yapmadan inanmaktır. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Deyin ki: ‘Biz Allâh’a, bize indirilene (Kur’ân’a), İbrâhîm, İsmâîl, İshâk, Yakûb ve Yakûboğullarına indirilene, Mûsâ ve Îsâ’ya verilen ile bütün diğer nebîlere Rablerinden verilene îmân ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Bakara: 2/136)

Allâh’u Teâlâ’nın insânlar arasından seçtiği nebîlerine yalnız kendi kavimlerine veya bütün insânlığa tebliğ etmek/bildirmek üzere vahyettiği kitâblarına “ilâhî kitâblar” denir. Bu kitâblara inanmak her Müslüman’ın üzerine farzdır.

Kur’ân ve Sünnet’te ismi geçen bu kitâblar: Kur’ân, Tevrât, İncîl ve Zebur’dur. Kur’ân, Muhammed aleyhisselâm’a, Tevrât, Mûsâ aleyhisselâm’a, İncîl, Îsâ aleyhisselâm’a, Zebur, Dâvûd aleyhisselâm’a indirilmiştir. Ayrıca İbrâhîm aleyhisselâm ile Mûsâ aleyhisselâm’a sâhifeler verilmiştir. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“(Ey Muhammed!) Biz Kur’ân’ı, insânlara dura dura (tane tane) okuyasın diye âyet âyet ayırdık ve onu (ihtiyaca göre) peyderpey indirdik.” (İsrâ: 17/106)

“Andolsun ki biz, Mûsâ’ya Kitâb’ı (Tevrât’ı) verdik ve kardeşi Hârûn’u da vezîr (yardımcı) kıldık.” (Furkân: 25/35)

“Rabbin, göklerde ve yerde olan her varlığı çok iyi bilir. Andolsun, biz nebîlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık ve Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (İsrâ: 17/55)

“Onların (peygamberlerin) ardından yanlarındaki Tevrât’ı doğrulayıcı olarak Meryem oğlu Îsâ’yı gönderdik ve ona, içinde hidâyet ve nûr bulunan, önündeki Tevrât’ı doğrulayan ve muttakiler için yol gösterici ve öğüt olan İncîl’i verdik.” (Mâide: 5/46)

“Şüphesiz bu (hükümler), önceki sâhifelerde, İbrâhîm’in ve Mûsâ’nın sâhifelerinde (de) vardır.” (Alâ: 87/16-19)

Bu kitâblar, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın kelâmındandır. Hidâyet ve nûr kaynaklarıdır. Allâh’ın emir ve yasaklarını vaad ve tehditlerini ihtiva ederler. Kendilerinde bulunan her şey hakikattir, doğrudur ve kesinlikle adalettir. Bu kitâblar yani Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın kelâmı mahlûk/yaratılmış değildir. Kim bu kitâbların mahlûk olduğunu söylerse veya bu kitâbların bir kısmını veyahut bu kitâblardan birinin bazı kısımlarını inkâr ederse kâfir olur. Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa: 4/136)

Sayılan bu kitâbların en büyükleri Tevrât, İncil ve Kur’ân-ı Kerîm’dir. Üçünün en büyüğü ve nesh edicisi/diğerlerinin hükmünü kaldıranı ve mutlak olarak en üstünü Kur’ân-ı Kerîm’dir. Kur’ân-ı Kerîm dışındaki diğer kitâbları, gönderildikleri kavimlerin koruması istenmiştir. Ancak onlar bu kitâbları gereği gibi koruyamamış ve onlarda birtakım değişiklikler yapmışlardır. Bu kitâbların asılları kaybolmuş, hükümleri değiştirilmiştir. Bu gün Hıristiyanların ve Yahudilerin ellerinde olan kitâblar tahrif/aslının değiştirilmiş olan kitâblardır. Bu kitâbların Allâh katındaki tahrif olunmamış haline îmân etmek gereklidir.

Kur’ân-ı Kerîm’i korumayı ise Allâh Subhânehu ve Teâlâ, üstlenmiştir. Kıyâmete kadar onu her türlü tahriften koruyacaktır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki zikri (Kur’ân) biz indirdik ve onu koruyacak olan da biziz.” (Hicr: 15/9)

Bu sebeble Kur’ân’ın indiği günden kıyâmete kadar tüm kitâblar ve dinler nesh olunmuştur. Tek geçerli din Muhammed aleyhisselâm’ın tebliğ ettiği İslam Dîni ve tek geçerli kitâbta ona vahyolunan Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûlünü (tüm insânlara) hidâyet ve hak din ile diğer bütün (bâtıl ve muharref) dînlere karşı üstün kılmak için gönderen O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter.” (Feth: 48/28)

Kur’ân-ı Kerîm: “Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın Cebrail aleyhisselâm vasıtasıyla son nebî ve kendisinden sonra rasûl gelmeyecek olan Muhammed bin Abdullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e bütün kitâbların sonuncusu ve tüm beşeri benzerini getirmekten aciz bırakarak indirdiği, tevâtüren nakledilen, tilâvetiyle ibâdet edilen ve mü’minler için nûr, hidâyet ve şifâ kaynağı olan Arabça bir kitâbdır.” Allâh Azze ve Celle, şöyle buyurmaktadır:

“Ey insânlar! Size Rabbinizden kesin bir delîl geldi ve size apaçık bir nûr (Kur’ân) indirdik.” (Nisâ: 4/174)

“Elif-lâm-mîm. Bunlar, hikmet dolu Kitâb’ın; iyilik yapanlara bir hidâyet ve rahmet olarak indirilmiş âyetleridir.” (Lokmân: 31/1-3)

“Biz Kur’ân’dan mü’minler için şifâ ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz. Zâlimlerin ise Kur’ân, ancak zararını artırır.” (İsrâ: 17/82)

Kur’ân-ı Kerîm, Âlemlerin Rabbi olan Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın değiştirilemez kelâmı olup, urvetu’l-vuska’sı/kopması olmayan hidâyete ulaştıran sapa sağlam ipidir. Levh-i mahfûz’da/ korunmuş levhadadır. Kalblerde muhafaza edilir/ezberlerde tutulur, dillerde kıraat edilir/okunur ve sâhifelerde yazılıdır. O’ndan başlamış ve O’na dönecektir. Mahlûk değildir.

Kur’ân-ı Kerîm, Allâh’ın Rasûlü olan Muhammed aleyhisselâm’a 23 senede durum ve şartlara göre parça parça indirilmiş, o da Kur’ân’ı ashâbına/arkadaşlarına tebliğ etmiş ve yazdırmıştır. Muhammed aleyhisselâm’ın vefâtından sonra Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin yazılı olduğu bu sâhifeler Ebû Bekir radîyallâhu anh zamanında mushafın iki kapağı arasında toplanmış, Osman radîyallâhu anh zamanında ise çoğaltılmıştır. Bize kadar ulaşması tevatür yoluyla olup, bir harfinin dahi inkârı küfürdür.

Kur’ân-ı Kerîm’de 114 sure bulunmaktadır. Bunlardan 86 tanesi Mekke’de, 28 tanesi Medîne’de inmiştir. Hicretten önce inen surelere Mekkî sureler, hicretten sonra inen surelere Medenî sureler denilir. Kur’ân’ı Kerîm’de hurufu mukatta/tek harfle veya tek tek harflerle başlayan 29 sure vardır.

Kur’ân-ı Kerîm’de muhkem/mânâsı açık olan, müteşabih/ mânâsı kapalı olan, nasih/bir önceki hükmü kaldıran ve mensuh/ hükmü kaldırılan, umum/genel ve has/özel, emir ve nehyi, helali ve haramı ifade eden âyetler bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, insânların tüm hayatlarında uygulayacakları kanun ve yasaları ihtiva etmektedir. Zamanların veya mekânların, olayların veya mes’elelerin değişmesi O’nu aciz bırakamaz. Zira O, Âlemlerin Rabbi olan Allâh Azze ve Celle’den gelmiş olup, kıyâmete kadar her türlü olabilecek ihtilafın çözüm kaynağıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ,  şöyle buyurmaktadır:

 “(Ey Muhammed) Biz Kitâbı sana, her şeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidâyet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl: 16/89)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, Kur’ân- Kerîm’i hak ve adalet olarak indirmiş, onun hayat düzeni, kanun ve yasaların değişmez ve değiştirilemez aslı yapılmasını emretmiştir. Her bir yöneticiye ve hüküm sâhibine Kur’ân-ı Kerîm’in yasalarını uygulanmasını ve onlarla hükmetmesini emretmiştir:

“(Ey Muhammed!) Sana da o kitâbı (Kur’ân’ı) hak, önündeki kitâbları doğrulayıcı, onları gözetici olarak indirdik. Öyleyse aralarında Allâh’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen haktan ayrılıp da onların arzularına uyma.” (Maide: 5/48)

Kur’ân-ı Kerîm’in hükümlerinin yerine kanunlar ve hükümler koyanların veya bunlarla hükmedenlerin ise kâfirler, zâlimler ve fâsıklar olarak dînden çıkacaklarını açık bir şekilde bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Her kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (Maide: 5/44)

“Her kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Maide: 5/45)

“Her kim Allâh’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Maide: 5/47)

 

RASÛLLERE ÎMÂN

Rasûllere îmân, îmân şartlarının dördüncüsü olup, Allâh’u Teâlâ’nın gönderdiği tüm rasûllere ve nebîlere inanmaktır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Rasûl, Rabbinden kendisine indirilene îmân etti, mü’minler de (îmân ettiler). Her biri; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına ve rasûllerine îmân ettiler.” (Bakara: 2/285)

Rasûllerin birini dahi inkâr etmek hepsini inkâr etmek gibidir. Bu sebeble Allâh’ın gönderdiği rasûllerin arasında ayrım yapmadan hepsine inanmak îmân esaslarındandır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ı ve Rasûllerini (tanımayıp) inkâr edenler, Allâh ile rasûllerinin arasını ayırmak isteyenler, ‘bazısına inanırız, bazısını tanımayız’ diyen ve bu ikisi (îmân ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler, işte bunlar, gerçekten kâfir olanlardır. Kâfirlere aşağılatıcı bir azâb hazırlamışızdır.” (Nisa: 4/150-151)

Rasûller, Allâh’ın kulları ve elçileridir. Hiçbirinde rubûbiyyet ve ulûhiyyet sıfâtları bulunmamaktadır. Diğer insânlar gibi her daim Allâh’a muhtaç ve bağımlıdırlar. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Biz senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkekler dışında elçi göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, o halde zikir ehline sorun. Biz onları, yemek yemez cesetler olarak yaratmadık ve onlar ölümsüz (de) değillerdi.” (Enbiya: 21/7-8)

İbâdetle yahut ilimle ya da çok çalışmakla rasûl veya nebî olunamaz. Rasûller ve nebîler Allâh Azze ve Celle tarafından seçilerek rasûl veya nebî olurlar. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, bunu şöyle bildirmiştir:

“Allâh, meleklerden de insânlardan da elçiler seçer. Şüphesiz Allâh, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Hac: 22/75)

Rasûl: “Allâh Azze ve Celle’nin insânlar arasından seçerek vahyettiği yeni bir şeriatla şirk içerisinde bulunan bir kavme gönderdiği kimsedir.” Ancak yeni bir şeriat ile gönderilmek rasûl olmanın mutlak şartı değildir. Nebî ise: “Allâh Azze ve Celle’nin insânlar arasından seçerek özel olarak vahyettiği bir önceki rasûlün şeriatini açıklamak üzere îmân eden bir kavme gönderdiği kimsedir.” Bu sebeble her rasûl bir nebîdir fakat her nebî rasûl değildir. Rasûl ve nebî kelimeleri bir arada kullanıldıklarında yukarıdaki iki farklı mânâya gelen kelimelerdir. Ancak ayrı ayrı olarak kullanıldığında eş anlamlı olan iki kelimedir. Yani birleştiklerinde ayrılan ayrıldıklarında birleşen iki kelimedir.

Kur’ân-ı Kerîm’de isimleri geçen rasûl ve nebîler yirmi beş tanedir. Bunların isimleri şöyledir: Âdem, İdris, Nûh, Hud, Sâlih, İbrâhim, Lut, İsmâil, İshâk, Ya’kûb, Yusuf, Şuayb, Eyyub, Zulkifl, Mûsâ, Hârun, Dâvûd, Süleymân, İlyas, Elyesa, Yûnus, Zekeriyya, Yahyâ, Îsâ ve Muhammed. Allâh’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun. Kur’ân-ı Kerîm’de bu şerefli elçilerden şöyle bahsedilir:

“Allâh, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti.” (Bakara: 2/31)

“Kitâbta İdrîs’i de zikret. Çünkü o, doğru olan bir nebî idi.” (Meryem: 19/56)

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik.” (Araf: 7/65)

“Müstekbirler ‘Şüphesiz biz sizin inandığınız şeyi inkâr edenleriz’ dediler. Nihâyet deveyi öldürdüler. Rablerinin emrine karşı geldiler ve: ‘Ey Salih! Eğer gerçekten sen gönderilen rasûllerden isen bizi tehdit edip durduğunu (azabı) getir’ dediler.” (Araf: 7/76-77)

“İsmâîl, İdrîs ve Zülkifl, hepsi sabredenlerdendi.” (Enbiya: 21/85)

“İşte kavmine karşı İbrahim’e verdiğimiz delîllerimiz. Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz. Şüphesiz ki senin Rabbin Hakîm’dir (hüküm ve hikmet sâhibidir), Alîm’dir (her şeyi hakkıyla bilendir). Biz ona İshâk’ı ve Yakûb’u armağan ettik. Hepsini hidâyete erdirdik. Daha önce Nûh’u ve zürriyetinden Dâvud’u, Süleymân’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da hidâyete erdirmiştik. İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız. Zekeriyâ’yı, Yahyâ’yı, Îsâ’yı, İlyâs’ı (da) doğru yola erdirmiştik. Bunların hepsi sâlih kimselerden idi. İsmâîl’i, Elyasa’yı, Yûnus’u ve Lût’u (da doğru yola erdirmiştik). Her birini âlemlere üstün kılmıştık.” (Enâm: 6/83-86)

“Muhammed,  Allâh’ın rasûlüdür.” (Feth: 48/29)

Bunlardan başka Allâh’ın bildiği kadar rasûl ve nebîler bulunmaktadır. Onların sayısı hakkında kesin bir rakam verilemez. Zira bunların sayılarına dair Kur’ân-ı Kerîm’de ve sahîh Sünnet’te bir şey bildirilmemiştir. Bilâkis Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Sana daha önce kıssalarını sana anlattığımız rasûller gönderdik. (Bununla beraber kıssalarını) Anlatmadığımız (daha nice) rasûller de gönderdik.” (Nisa: 4/164)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, göndermiş olduğu elçilerin arasında kimini diğerlerinden üstün kılmıştır. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“İşte Rasûller! Biz, onların bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (Bakara: 2/253)

“Andolsun, biz nebîlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık.” (İsrâ: 17/55)

Rasûller nebîlerden üstündürler. Rasûllerin arasında da Ulu’l-Azm diye bilinen beş rasûl diğerlerinden üstündür. Bunlar: Muhammed, Nûh, İbrâhîm, Mûsâ ve Îsâ aleyhimusselâmu ecmain’dir. Ulu’l-Azm rasullerin en faziletlisi ise hatemun enbiya/nebilerin -ve rasûllerin- sonuncusu Abdullâh oğlu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. Ebû Saîd radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ben Âdemoğlunun (bütün insânların) efendisiyim. Fakat bununla öğünmüyorum. Kıyâmet günü (dirilmek için) yerin yarılmasıyla (kabirden) ilk çıkacak olan da benim. Fakat bununla öğünmüyorum. İlk şefaat edecek ve şefaati ilk kabul olunacak kimse de be­nim. Fakat bununla öğünmüyorum. Kıyâmet günü ‘livâu’l-hamd’ (sancağı) benim elimde bulunacak. Fakat bununla öğünmüyorum.” [(SAHİH HADİS:) Ebû Dâvûd (4673); Tirmizî (3148)

Allâh’u Teâlâ, göndermiş olduğu rasûllerini diğer insânlardan ayıracak özellikler vermiştir. Onlar Allâh’ın kulları arasından cisim, beden, akıl ve ahlak olarak en kâmil olanlarıdır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onları günâh işlemekten korumuş, bütün ayıplardan beri kılmıştır. Onları kavimlerine mübeşşir/müjdeleyen ve nezir/ korkutan olarak göndermiş, tebliğ/dini anlatma vazifesini ifâ ettirmiştir. Onlar insânlar içinde en emin/güvenilir ve en muttaki/Allâh’tan korkan kimselerdir.

Rasûller, Allâh’u Teâlâ’nın rubûbiyyetinde, ulûhiyetinde, isim ve sıfâtlarında tevhîd edilmesi/bir kılınması için her bir topluluğa gönderilmişlerdir. Rasûller, insânların işledikleri küfür, zulüm ve fıska bahane olarak öne sürecekleri hiçbir mazeretleri kalmaması için Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın insânlar üzerindeki hüccetleridir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûller, mübeşşir (müjdeciler) ve nezir (uyarıcılar) olarak gönderildiler. Öyle ki Rasûllerden sonra insânların Allâh’a karşı (savunacak) delîlleri olmasın. Allâh, Aziz’dir (üstün ve güçlü olandır), Hakîm’dir (hikmet ve hüküm sâhibidir).” (Nisa: 4/165)

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, rasûllerini kullarına müjdeleyici ve uyarıcı olarak, hidâyete çağırmak dalâletten kurtarmak için göndermiştir. Rasûller, Allâh’tan aldıkları vahyi katmalardan ve çıkarmalardan uzak bir şekilde insânlığa tebliğ ederek kurtuluş yolunu göstermişlerdir. Onların daveti tek ve bir olan Allâh’a ibadete çağırmak onun dışındaki tüm sahte ve bâtıl ilâhları yani tâğûtları red etmek üzerine kurulmuştur. Bu sebeble onların dîni birdir. Şeriatları zaman ve mekâna göre değişse de dînleri kendisinden başka hiçbir dînin kabul edilmeyeceği İslâm Dîni’dir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz Allâh katında (tek geçerli) din (tüm nebilerin tebliğ ettiği) İslâm’dır.” (Ali İmran: 3/19)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“(Tüm) Nebîler, baba bir anneleri farklı kardeştirler. Dînimiz birdir.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (3443); Müslim (2367)…]

Rasûller, Allâh’ın tek hâlis dîn olarak belirttiği İslâm Dîni’ni tebliğ etmek için geceli gündüzlü uğraştılar. Gerek halkın arasında sözlü, gerek cihâd meydanlarında fiili olarak bu dînin yücelmesi ve insânların bu dine girerek kurtulmaları için Allâh’ın kendilerine yüklediği tebliğ görevinin yerine getirdiler. Bu tebliğ görevini yerine getirirken Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onları mucizelerle ve görünmez ordularıyla destekledi. Nitekim Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bütün nebîlere insânların onların benzerine îmân et­tiği birtakım mucizeler verilmiştir.” [(SAHİH HADÎS:) Buhârî (4981); Müslim (239)…]

Rasûllerin çağrılarına uyarak onlara tabi olanlar dünyâ ve âhiret kurtuluşa kavuşurken onları yalanlayanlar, deli ve bozguncu olmakla suçlayanlar, getirdiklerini çağdışı olarak görenler, küçümseyenler, gericilik ve irtica olarak isimlendirenler dünyâ âhiret hüsrana uğrayacaklar ve alevli ateşlerde sonsuz bir azâba duçar olacaklardır.

Nebîlerin sonuncusu ve kendisinden sonra rasûl gelmeyecek olan peygamber, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir. O, Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın, tüm âlemlere yani insânlara ve cinlere, araba ve aceme/arab olmayanlara rahmet olarak gönderdiği elçidir. Nitekim Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allâh’ın Rasûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allâh, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb: 33/40)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ben (gönderilmiş tüm) peygamberlerin sonuncusuyum (benden sonra asla başka bir peygamber gelmeyecektir).” [(SAHİH HADÎS:) Buhari (6346); Müslim (2730)…]

Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in rasûl olarak gönderilişinden sonra Hristiyanıyla ve Yahudisiyle tüm insânlar, ona tabii olmak, onun getirdiği şeriati yaşamak ve kanun olarak yürürlüğe koymak mecburiyetindedirler. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Biz, seni ancak bütün insânlara mübeşşir (müjdeleyici) ve nezir (uyarıcı) olarak gönderdik. Fakat insânların çoğu bilmezler.” (Sebe: 34/28)

Câbir bin Abdullâh radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Nebiler sadece kendi kavimlerine gönderilirdi. Ben ise, tüm insân­lara gönderildim.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (335); Müslim (523)…]

O, kendisinden önceki şeriatları nesh ederek/yürürlükten kaldıran yeni bir şeriat ve kitâbla gelmiş birçok mucizeyle desteklenmiştir. O risâletini çok açık bir şekilde tebliğ etmiş, emâneti yerine getirmiş, ümmetine nasihat etmiş ve onları gecesi gündüz gibi aydınlık beyaz bir yol üzere bırakmıştır. Artık îmânlı olarak Allâh’a kavuşmak isteyen tüm kullar ona, getirdiği kitâb olan Kur’ân-ı Kerîme, bildirdiği şeriat İslâm’a îmân ederek tasdik etmek ve gereğince amel etmek zorundadırlar. Onun Allâh’tan getirdiği İslâm Dîni dışındaki tüm dînler ve yollar batıl/asılsız ve merdudtur/red olunmuştur. Onun yolu olan Muhammed-i Şeriat’a sonradan yapılacak her ilave veya çıkarma bid’ât, her bid’ât dalâlet/sapıklık, her dalâlette ateştedir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Rasûlünü (tüm insânlara) hidâyet ve hak dîn ile diğer bütün (bâtıl ve muharref) dînlere karşı üstün kılmak için gönderen O’dur. Şâhid olarak Allâh yeter.” (Feth: 48/28)

Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Nefsim elinde olana yemin ederim ki, ister Yahudi, ister Hıristiyan olsun bu ümmetten (tebliğime muhatap olan insânlar arasından) kim beni duyar da sonra benimle gönderilene (Muhammed-i şeriata) îmân etmeden ölürse, mutlaka o kimse (ebedî olarak) cehennemliklerden olur.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (240); Ahmed (8203)…]

Muhammed aleyhisselâm diğer rasûl ve nebîler gibi Allâh’ın kulu ve elçisidir. Her daim Allâh’a muhtaçtır. Allâh’a ait olan rubûbiyyet ve ulûhiyyet sıfâtlarının hiçbirine sâhib değildir. O tüm diğer rasûl ve nebîler gibi Allâh istemedikçe isteme, Allâh dilemedikçe gaybı bilme, Allâh izin vermedikçe şefaat etme gücüne ve kudretine sâhib değildir. Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“De ki (Ey Muhammed): Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim.” (Kehf: 18/110)

Allâh’ın Rasûlü olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem diğer rasûller gibi masumdur. Risâletini tebliğ ederken hiçbir hata yapmamıştır. Kavmi hatta düşmanları tarafından “el-Emin/ güvenilir kimse” olarak isimlendirilmiştir. O, Müslümanlara karşı çok şefkatli ve merhametli, kâfirlere karşı şecaatli/yiğit ve âdil olmuştur.

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, onu birçok mucize ile desteklemiştir. Mucize: “Kudreti sonsuz ve maddeyi yoktan var edip, şekil vererek yaratan, ‘ol’ emri her şeyi egemenliği altında bulunduran Allâh Azze ve Celle’nin gönderdiği nebisini tasdik etmek üzere ortaya çıkardığı yaratılmış tüm mahlûkatın güç yetiremeyeceği ve onları aciz bırakan olağanüstü bir iştir.”

Bu mucizelerin en büyüğü Kur’ân-ı Kerîm’dir. Allâh’u Teâlâ, onunla ümmetlerin en belâgatlisine, en fesâhatlisine ve en güzel konuşanına meydan okumuştur. Onlar onun bir tek âyetinin dahi benzerini getirmekten aciz kalmışlardır. Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Her bir nebîye mutlaka insânların benzerini görerek îmân edebilecekleri bir takım mucizeler verilmiştir. Bana verilen ise Allâh’u Teâlâ’nın vahyettiği vahiydir. Bundan dolayı kıyâmet gününde o nebîler arasında kendisine uyanları en çok olan kişinin ben olacağımı umarım.” [Buhârî (4981, 7274); Müslim: (155)…]

Allâh Azze ve Celle’nin Muhammed aleyhisselâm’ın risâletini desteklemek için kendisine bahşettiği en önemli mucizelerden biri de İsrâ ve Miraç mucizesidir. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem uyanık iken ruhu ve bedeni ile birlikte Mescid-i Haram’dan alınıp Mescid-i Aksa’ya getirilmiştir. Bu hadiseye “İsrâ” denir. İsrâ, Kur’ân’ın şu âyetiyle ile sâbittir:

“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allâh noksan sıfâtlardan münezzehtir. O, Semi’dir (gerçekten işitendir), Basir’dir (görendir).” (İsra: 17/1)Buradan da yine uyanık iken ruhu ve bedeni ile birlikte yedinci kat semaya kadar yükseltilmiştir. Bu hadiseye “Miraç” denir. Miraç, İsra gecesinde vuku bulmuştur. Sonra Allâh’ın dilediği kadar daha yükseltilmiş, Sidretü’l-Münteha’ya ulaşmıştır. Ve orada Allâh Subhânehu ve Teâlâ, ona vahyederek onunla konuşmuş beş vakit namazı emir buyurmuştur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Miraç gecesi Cenneti ve Cehennemi ve de Cebrâil aleyhisselâm’ı Allâh Azze ve Celle’nin yarattığı aslı suretiyle görmüştür. Muhammed aleyhisselâm bunların hepsini Allâh’ın bir nimeti olarak baş gözüyle kalbi yalanmadan görmüştür. Sonra Beytü’l-Makdis’e indirilmiş ve diğer nebîlere imâm olarak namaz kıldırmıştır. Daha sonra da tan yeri ağarmadan önce Mekke’ye geri döndürülmüştür.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in en önemli mucizelerinden biride ayın ikiye yarılma hadisesidir. Mekkeli Müşrikler Rasûlullâh’tan mucize istemişler, O da Allâh’ın kendisine verdiği bir mucize ile Ay’ı ikiye yarmıştır.

Ondan nakledilen mucizeler arasında az olan su ve yemeğin çoğaltılması, hastaların iyileştirilmesi gibi daha birçok mucizeler bulunmaktadır.

 

ÂHİRET GÜNÜNE ÎMÂN

Âhiret gününe îmân, îmânın şartlarının beşincisidir. Âhiret gününe îmân; bu dünyâ hayatının bitip yeni bir hayatın başlayacağına, bu hayata geçişin ölümle ve kabir hayatı ile olduğuna, kıyâmetin kopması ve tekrar dirilme ile devam ettiğine, herkesin yaptıklarının karşılığı olarak hesâbtan sonra cennet ya da cehenneme gideceğine inanmaktır. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Onlar (mü’minler) âhiret gününe de kesin kes inanırlar.” (Bakara: 2/4)

“Kıyâmet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur. Fakat insânların çoğu (inkârlarından dolayı) buna inanmazlar.” (Mümin: 40/59)

Âhiret gününün Kur’ân-ı Kerîm’de birçok ismi zikredilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Kıyâmet günü, Kari’a, Hesap günü, Dîn günü, Tamme, Vakı’a, Sahha, Ğaşiye ve buna benzer diğer isimlerdir. Âhiret gününü inkâr etmek, kişiyi dînden çıkaran büyük küfürdür. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Kim Allâh’ı, meleklerini, kitâblarını, rasûllerini ve âhiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.” (Nisa: 4/136)

Ahiret Gününe îmân etmek ölümden sonra vuku bulacak her şeylere îmân etmekle olur. Bu, aşağıdaki şu hususları içine alır.

Kabir Fitnesi (Sorgusu): Kabir Ahiret yolculuğunda durulacak olan ilk duraktır. Kabirde ölüye rabbi, dîni ve nebîsi hakkında üç soru sorulacaktır. Mü’min bir kimse kabirde kendisine sorulacak olan مَنْ رَبُّكَ “Rabbin kim?” sorusuna اللَّهُ رَبِّي “Rabbim Allâh’u Teâlâ’dır” مَا دِينُكَ “Dînin nedir?” sorusuna دِينِيَ الْإِسْلَامُ “Dînim İslâm Dini’dir” مَنْ نَبِيُّكَ “Nebîn kim?” sorusuna  نَبِيِّي مُحَمَّدٌ “Nebim Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’dir” cevâblarını verir. Kâfirler ise sorulan bu soruların hiçbirine cevâb vermezler. [(SAHİH HADİS:) Buhari (1369); Müslim (2873)…]

Kabir Azabı ve Nimetleri: Ölen bir kimse için kabir, ya cehennem çukurlarından bir çukur ya da cennet bahçelerinden bir bahçedir. Yani ölü kabrinde ya azâb ya da cennet nimetlerini görüyordur.

“Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, bizde beraberinde olduğumuz bir sırada, bir katırının üzerinde Neccaroğullarına ait bir bahçede dolaşıyordu. Bir ara birden sendeledi. Az kalsın düşüyordu. (Sendelediği) O yerde altı veya beş kabir bulunuyordu. Bunun üze­rine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Bu kabirlerin sâhiblerini kim biliyor?’ diye sordu. Bir adam: ‘Ben (biliyorum)’ dedi. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Bunlar ne zaman ölmüşlerdi?’ buyurdu. Adam: ‘Onlar şirk içerisinde öldüler’ cevabını verdi. Bunun üzerine Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Gerçekten bu ümmet kabirlerinde imtihan olunuyor. Eğer birbirinizi defnetmemenizden endişe etmeseydim, benim duyduğum şu kabir azabı ile ilgili sesleri sizin de duymanız için Allâh’u Teâlâ’ya dua ederdim’ buyurdu. Sonra yüzünü bize dönerek şöyle buyurdu: ‘Kabir azabından Allâh’u Teâlâ’ya sığının!’ buyurdu. Ashab: ‘Kabir azabından Allâh’a sığınırız’ dediler. ‘Cehennem azabından Allâh’u Teâlâ’ya sığının!’ buyurdu. Ashab: ‘Cehennem azabından Allâh’a sığınırız’ dediler. ‘Fitnelerin gizli ve açık olanlarından Allâh’u Teâlâ’ya sığının’ buyurdu. Ashab: ‘Fitnelerin gizli ve açık olanlarından Allâh’u Teâlâ’ya sığınırız’ dediler. Deccalın fitnesinden Allâh’u Teâlâ’ya sığının’ buyurdu. Ashab: ‘Deccalın fitnesinden Allâh’u Teâlâ’ya sığınırız’ dediler.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (2870); Ahmed (21148)…]

Kabir azâbı ya da nimeti, ruh ve cesede aynı anda tesir edecektir. Bazen ruha tek başına muamele edildiği de olur. Kabirdeki azâb kâfirler, zâlimler ve fâsıklar için olup, her birinin günâhına göre derce dercedir. Nimetler ise mü’minler için olup, sevâb ve taatlere göre derece derededir.

Ölünün toprağa gömülmüş olması ya da olmaması yahut cesedinin yanmış, boğulmuş ve vahşi hayvanlar tarafından yenilmiş olması onun cezâ görmesi gerekiyorsa bundan kurtulmasına, nimetlendirilmesi gerekiyorsa bundan mahrum kalmasına sebeb değildir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“(Öyle bir) Ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyâmetin kopacağı günde de, ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun’ denilecektir.” (Mümin: 40/46)

Birinci Sûr ve Kıyâmet:  Birinci Sûr’a üflenince Kıyâmet başlayacaktır. Sûr, üflenen bir boynuzdur.

Abdullâh bin Ömer radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edilen hadiste, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sûr, üflenilen bir boynuzdur.” [(SAHİH HADİS:) Ebu Davud (4742;) Tirmizî (2430)…]

Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın emriyle İsrâfîl aleyhisselâm’ın üfleyecektir. Sur’a birinci kez üflenince Allâh’ın dilediği dışında bütün canlılar ölecektir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Sûr’a üflenir ve Allâh’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes çarpılıp yıkılmıştır. Sonra ona bir daha (ikinci kez) üflenir. O anda onlar ayağa kalkar ve bakınmaya başlarlar.” (Zumer: 39/68)

Bununla birlikte  Kur’ân ve Sünnet’te bildirilen diğer kıyâmet hallerinin tamamına inanmak farzdır.

Kıyâmet’in Küçük ve Büyük Alâmetleri:  Kıyâmetin zamanı hakkında kullara kesin bir şey bildirilmemiştir. Ancak kıyâmetin küçük ve büyük alâmetleri bildirilmiştir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Sana kıyâmetin ne zaman kopacağını soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktinde O’ndan başkası açıklayamaz’.” (Araf: 7/187)

Kıyâmetin küçük alâmetlerinden bazıları şöyledir:  İlmin kaldırılması, otuz kadar yalancı deccalın çıkması, depremlerin çoğalması, fitnelerin artması, zina ve içkinin yayılması, ölüm olaylarının artması, emanet mefhumunun kalmayışı, camilerin süslenmesi, çobanların yüksek binalar dikmede birbiri ile yarışması, Yahudiler ile savaşılmasıdır. Enes bin Mâlik radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“İlmin azalması, cehâletin yaygınlaşması, zinanın yaygınlaşması, elli kadının bir erkeğin yönetiminde kalacağı şekilde kadınların çoğalarak erkeklerin azal­ması kıyâmet alâmetlerindendir.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (81); Müslim (2671)…]

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebû Hureyre radîyallâhu anh’dan rivâyet edilen hadiste ise şöyle buyurmuştur:

“Müslümanlar Yahudilerle savaşmadan kıyâmet kopmaz. Bu savaşta Müslümanlar Yahudileri öldürüleceklerdir. Hatta öyle ki bir Yahudi bir taş yahut ağacın arkasında saklanacak olsa taş veya ağaç Ey Müslümanlar! Ey Allâh’ın kulu! Arkamda bir Yahudi var. Gel de onu öldür’ diyecektir. Ancak garkad ağacı bunu yapmayacaktır. Zira o Yahudilerin ağaçlarındandır.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (2922); Ebu Davud (4303)…]Kıyâmetin büyük alâmetlerinden bazıları şunlardır: Mehdi’nin gönderilmesi, Deccâl’ın çıkması, Îsâ aleyhisselâm’ın semâdan yeryüzüne adil bir hükümdar olarak inmesi, bu inişinde haçı kırıp Deccâli ve domuzu öldürmesi, cizyeyi kaldırması, Ye’cüc ve Me’cüc çıktığında onların helaki için dua etmesi, doğuda, batıda ve Arab yarımadasında yer ve toprak çökmelerinin olması, gökyüzünden kalın bir duman tabakasının inip yeryüzünü kaplaması, Kur’ân’ın yeryüzünden kaldırılması, güneşin batıdan doğması, Dabbe-i Arz’ın/dört ayaklı konuşan bir hayvanın peydah olması, Aden’de (Yemen yakınında bir şehir) bir ateşin çıkıp insânları Şam’a doğru sürmesi kıyâmet alâmetlerindendir. Nitekim Huzeyfe bin Esîd el-Gıfari radîyallâhu anh şöyle demiştir:

“Karşılıklı görüş alışverişinde bulunduğumuz bir anda Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem birden bire yanımıza geliverdi ve bize ‘ne konuşuyordunuz’ dedi. Biz: ‘Kıyâmetten bahsediyoruz’ deyince, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Öncesinde on alâmet görülene kadar kıyâmet kopmayacaktır’ diye buyurdu ve peşinden alâmetleri şöylece zikretti: Duman, Deccal, Dabbe, güneşin batıdan doğması, Meryem oğlu Îsâ aleyhisselâm nüzulü, Ye’cuc ve Me’cuc, doğuda, batıda ve Arab yarımadasında olmak üzere üç yerde görülecek çöküntü ve Yemen’de çıkıp insânları mahşerlerinde kovalayacak bir ateşin çıkması.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (2901)…]

İkinci Sûr ve Bas (Yeniden Diriliş): Allâh’ın emriyle İsrâfîl aleyhisselâm ikinci Sûr’a üflediğinde ilk yaratılandan kıyâmete kadar yaratılmış olan bütün canlılar tekrardan diriltilirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurur:

“Sûr’a üfürüleceği gün, Allâh’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak O’na gelmişlerdir.” (Neml: 27/87)

Haşr:  Kulların tâmâmının toplanacakları Arasat Meydanı’na sürülmeleridir. Bas’tan sonra tüm kullar kabirlerinden kalkar, ayaklarına bir şey giymeden, çıplak ve sünnetsiz olarak, yanlarında hiçbir şey olmaksızın mahşer yerine doğru hızlıca giderler. İbn Abbâs radîyallâhu anhumâ’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Sizler çıplak ayaklı, elbisesiz ve sünnetsiz olarak haşr edileceksiniz. (Allâh’u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:) ‘İlk yaratmaya başladığımız gibi onu tekrar iade ederiz.’ (Enbiya: 21/104) Şüphesiz yaratılmışlar arasında kıyâmet gününde kendisine elbise giydirilecek ilk kişi, İbrâhîm aleyhisselâm olacaktır.” [(SAHİH HADİS:) Buhârî (6526); Tirmizî (3167); …]

Arz ve Hesâb: Arz ve hesâb, kulların Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın huzuruna çıkartılması ve tüm amellerinin O’na arzedilip hesâba çekilmesidir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Herkesin, iyilik olarak yaptıklarını da kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde (kullar) isteyecek ki kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allâh, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. (Çünkü) Allâh kullarına çok şefkatlidir.” (Ali İmran: 3/30)

Allâh Tebâreke ve Teâlâ, kulları yaptıkları tüm amellerden sorguya çekecektir. Yapılan bir iyiliği on katıyla mükâfatlandırırken, yapılan bir kötülüğü ise ancak kendi miktarında cezalandıracaktır. Ve hiçbir kimse haksızlığa uğratılmayacaktır.

Mizan (Terazi):  Mizan, kulların arz ve hesâbtan sonra tüm amellerinin ya da amellerinin yazıldığı sâhifelerin tartıldığı şeydir. Amellerinden sevâbları günâhlarına ağır gelen kullar yani mü’minler, cennet ehlidirler. Günâhları sevâblarına ağır gelen kullar yani kâfirler ise cehennem ehlidirler. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“İşte, kimin tartıları ağır basarsa, artık o, hoşnut olunan bir hayat içindedir. Kimin tartıları hafif kalırsa, artık onun da anası (son durağı) ‘haviye’dir. Onun ne olduğunu (mahiyetini) sana bildiren nedir? O, kızgın bir ateştir.” (Karia: 101/6-11)

Havz: Havz, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem için Kevser nehrinden inen suyun toplandığı havuzdur. Bu havuzdan Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ümmetinden mü’min olanlar içeceklerdir. Allâh Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz ki biz sana Kevser’i verdik. O halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Gerçek olan şudur ki, asıl soyu kesik olan, sana kin besleyen kimsedir.” (Kevser: 108/1-3)

Sırât: Sırât, kulların mizandan sonra üzerinden geçecekleri köprüdür. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“(Ey insânlar!) Sizden ona uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin kesin olarak üzerine aldığı bir karardır. Sonra, takva sâhiblerini kurtarırız ve zalimleri ise orada diz üstü çökmüş olarak bırakıveririz.” (Meryem: 19/71-72)

Bu köprü cehennemin üzerine kurulacak olan kıldan ince kılıçtan keskin bir köprüdür. Onun üzerinden geçenler cennete gireceklerdir. Sırâtı kimileri göz açıp kapayıncaya kadar, kimileri şimşek gibi, kimileri rüzgâr gibi, kimileri kuş gibi, kimileri iyi koşan atlar gibi, kimileri hızlıca koşan insânlar gibi, kimileri hızlıca yürüyen kişiler gibi, kimileri de sürünerek geçerler. Herkesin geçişi dünyadaki amellerine göredir. Bazıları da köprüyü geçişleri esnasında demir kancalarla hızlıca tutulup cehenneme atılacaklardır. Kim sırât köprüsünün üzerinden geçerse cennete girecektir, kimde onu geçemezse cehenneme atılacaktır.

Cennet ve Cehennem: Allâh Subhânehu ve Teâlâ, cenneti mü’minlere mükâfat ve esenlik, cehennemi ise kâfirlere cezâ ve zillet yurdu olarak yaratmıştır. Allâh Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. Ancak kıyâmet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, (artık o) gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünyâ hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Ali İmran: 3/185)

Cennet ve cehennem hakikat olarak şuan dahi mevcuttur. Fani değillerdir, yok olmazlar ve kaybolmazlar. Ne cennet ehlinin nimetleri nede cehennem ehlinin azâbı bitici ve zail olucu değildir. Mü’min cennette, kâfir ise ebedî olarak kalacaktır.

“Onlar için orada ebediyyen kalmak üzere altından ırmaklar akan cennetler hazırlanmıştır. İşte bu en büyük başarıdır.” (Tevbe: 9/100)

“Gerçekten Allâh, kâfirleri lanetlemiş ve onlar için ‘çılgın bir ateş’ hazırlamıştır. Onlar, orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiçbir veli (dost), hiçbir yardımcı bulamayacaklardır.” (Ahzâb: 33/64-65)

Şefaat: İnsânlar Arasat meydanında sıkıntıları artıp uzun süre orada bekledikten sonra kendilerine Allâh’ın katında bu sıkıntılarından kurtulmaları için şefaat edecek birini arayarak bütün büyük rasûllere giderler. Hepsi de acizliklerini belirtirler. En son olarak da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelirler. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem onların bu isteğini kabul eder. Zira o, rasûller arsında en üst makamdadır. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem Arşın önüne gelir ve secde eder. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize secde halinde iken daha önce bilmediği birçok zikir, hamd ve şükrü O’na ilham eder. Oda bu ilham edilen zikir ve hamdlerle rabbinden şefaat edebilmek için izin ister. Bu, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in edeceği büyük şefaattir. Bunun gibi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem efendimize ait başka şefaatlerde vardır.

Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e ait olan ikinci şefaat, cennet ehlinin cennete girebilmesi için olan şefaattir.

Üçüncü şefaat, günahları ile sevâbları eşit olanların cennete girebilmeleri için olacak şefaatidir.

Dördüncü şefaat, cehenneme girmeyi hak etmiş bazı Müslümanların ateşten kurtulup cennete girmeleri için olacak şefaattir.

Beşinci şefaat, cennet ehlinin cennetteki derecelerinin artması için olacak şefaattir.

Altıncı şefaat, cennete hesapsız, sorgusuz ve azâb görmeden girecek olan kimseler için olacak şefaattir.

Yedinci şefaat, cehenneme büyük günâhları yüzünden girenlerin cennete girebilmeleri için olacak şefaattir.

Sekizinci şefaat, cehennem azabını hak edenlerin azâblarının hafifletilmesi için olacak şefaattir.

Şefaatin Allâh Subhânehu ve Teâlâ katında kabul edilebilmesi için iki şart vardır. Bu şartlar bulunmadığı sürece hiçbir kimse, hiçbir kimseye şefaat edemeyecek, Allâh Tebâreke ve Teâlâ’dan şefaat edilenlerin affını isteyememektir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının.” (Bakara: 2/48)

Birinci şart: Şefaat edecek ve kendisine şefaat edilecek olan kimselerden Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın razı ve hoşnut olması gerekir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Onlar, Allâh’ın razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.” (Enbiya: 21/28)

İkinci şart: Şefaat edecek kimseye Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın şefaat edebilmesi için izin vermesi gerekir. Nitekim O, şöyle buyurmaktadır:

“Allâh’ın izni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir.” (Bakara: 2/ 255)

Ruyetullâh:  Ruyetullâh, cennet ehli olan mü’minlerin, Allâh Azze ve Celle’yi görmeleridir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Yüzler vardır ki, o gün ışıl-ışıl parlayacaktır. Rablerine bakacaklardır.” (Kıyâmet: 75/22-23)

 

KADERE ÎMÂN

Kadere îmân etmek, îmânın şartlarının altıncıdır. Kadere îmân, her hayır ve şerrin Allâh Azze ve Celle’nin kaderi ve kazası ile meydana geldiğine inanmaktır. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Gerçekten biz, her şeyi bir kader ile yarattık.” (Kamer: 54/49)

Ömer bin Hattâb radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

 “İman; Allâh’a, meleklerine, kitâblarına, rasûllerine, âhiret gününe ve hayırlısıyla şerlisiyle kadere inanmandır.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (8); Tirmizî (2610)…]

Hiçbir kimse hayrı ve şerri ile kadere inanmadıkça îmân etmiş olamaz. Amr İbn Şuayb’ın babasından, babasının da dedesinden rivâyet ettiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kişi hayrı ve şerri ile kadere inanmadıkça îmân etmiş olmaz.” [(SAHİH HADİS:) Ahmed (6703); Tabarânî; Evsat: (7043)…]

Kader: “Allâh Azze ve Celle’nin daha meydana gelmezden önce eşya hakkındaki ilmine binaen ne olacağını ezelde takdir etmesi ve eşyayı takdir etmezden önce bunu yazmasıdır.”

Kaza ise: “Allâh Tebâreke ve Teâlâ’nın yarattıkları üzerinde var veya yok etme veyahut değiştirme şeklindeki hükmüdür.”

Kaza ve kader arasında birbirinden ayrılmazlık vardır. Biri diğerinden ayrılmayacak şeklide birinin lazımıdır. Kader bir yapının temeli gibidir. Kaza ise o yapının binâsı gibidir. Bu sebeble birini diğerinden ayırmaya kalkışmak, o yapıyı yıkmak demektir.

Kaza ve kader kelimeleri bir arada kullanıldıklarında yukarıdaki iki farklı mânâya gelen kelimelerdir. Ancak ayrı ayrı olarak kullanıldığında eş anlamlı olan iki kelimedir. Yani birleştiklerinde ayrılan ayrıldıklarında birleşen iki kelimedir.

Kader, kazadan öncedir. Yani Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın yarattıkları ile ilgili ne olacağını ezelde belirlemesi kader, bu kadere uygun olarak onu var veya yok etmesine de kaza denir.

Kâinatta bulunan her şey, Allâh Azze ve Celle’nin takdiri, istemesi, kaza ve kaderi ile cereyan eder. O’nun iradesi/isteği olmadan hiçbir şey olmadığı gibi meşieti/dilemesi olmadan da hiçbir şey vücuda gelmez. Ve hiçbir şey O’nun tedbirinin/ tasarrufunun dışına çıkamaz. Mevcuda gelen her şey onun ilmi, kudreti ve iradesiyle meydana gelmektedir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“(O, Allâh ki) Her şeyi yaratıp ona mukadderatını takdir etti.” (Furkan: 25/2)

 “Allâh’ın emri, mutlaka yerine gelecek bir kaderdir.” (Ahzâb: 33/38)

Kadere îmânın ilim, kitâbet, meşiet ve yaratmak olmak üzere dört mertebesi vardır. Bu mertebelere inanmayan kadere îmân etmemiş demektir.

İlim: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın olmuş ve olacak tüm şeyleri en ince ayrıntısına kadar kendisine gizli hiçbir tarafı kalmayacak şekilde bildiğine îmân etmektir. Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Muhakkak ki Allâh, her şeyi ilmiyle ihata etmiştir (kuşatmıştır).” (Talâk: 65/12)

Kitâbet/Yazmak: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın kıyâmet gününe kadar olacak her şeyi Levh-i Mahfuz’da yazdığına îmân etmektir. Allâh Subhânehu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz biz, ölüleri biz diriltiriz; onların önden takdim ettiklerini (yaptıklarını) ve eserlerini (bıraktıklarını) biz yazarız. Biz her şeyi, apaçık bir kitâbta (levh-i mahfuz’da) sayıp yazmışızdır.” (Yasin: 36/12)

Abdullâh bin Amr bin el-Âs radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Allâh gökleri ve yeri yaratmadan elli bin sene önce -arşı da şu üzerindeyken- yaratılmışların mukadderatını yazdı.” [(SAHİH HADİS:) Müslim (2653); Tirmizî (2156)…]

Meşiet/İrade: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın dilediğini dilediği gibi yaptığına îmân etmektir. Allâh Subhânehu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“O, her dilediğini mutlaka yapandır.” (Buruc: 85/16)

Yaratma: Allâh Subhânehu ve Teâlâ’nın ilmiyle bildiği, kitâbesiyle yazdığı ve meşiyetiyle olmasını dilediği şeyi takdir ettiği gibi yaratmasına îmân etmektir. Allâh Subhânehu Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Allâh, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şey üzerinde vekîldir.” (Zumer: 39/62)

Kader, Allâh’u Teâlâ’nın yarattıklarından gizlediği bir sırrıdır. Kâinattaki her şeyin hakikatini ve akıbetini Allâh’u Teâlâ’dan başka hiçbir kimse bilemez. Kimin nerede kimden doğacağı ve nasıl öleceği, hastalığı ve sağlığı, geçiminin dar veya geniş olması, mü’min veya kâfir olması… hep Allâh Tebâreke ve Teala’nın kaderi ve kazasıyladır. Bu sebeble kader hakkında tevhîd için gerekli olandan başka uzun uzadığı düşünmek ve konuşmak yasaklanmıştır. Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsra: 17/36)

İbn Mes’ud radîyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Kader zikredildiğinde (hakkında konuşulmaya başlandığında) onun hakkında konuşmayın’.” [(HASEN HADİS:) Taberânî (el-Kebîr: 10448); Lâlekâî (210) …]

 

HÂTİME

İfâde olunduğunu üzere îmân, zikredilen altı şart üzerine bina olunmuştur. Ancak İslâm inancı bu altı şarttan ibaret değildir.  Bu altı şart, îmâna dair olan diğer şeylerin aslı ve temeli konumundadır. Diğer tüm itikadî mes’eleler, bu altı şarta râcidir…

Bu şartlardaki eksiklik, binanın üzerine kurulduğu temelin yahut kolonların eksikliği gibidir. Nasıl ki bir yapı, temeli ve kolonları bulunmadan ayağa kalkmıyor ve ayakta kalamıyor ise, îmân binası da bu altı esas olmadan ayağa kalmaz ve ayakta kalamaz.

Bu gerçeğe binaen yukarıdaki satırlarda îmânın şartlarını ehl-i sünnet yolu üzere mes’elelerin tafsilatına girmeden temel delîller üzerine açıklamaya gayret ettim. Zîrâ hedefim, okuyucuyu sıkmadan sözün özünü söylemek olduğundan, yazdıklarımda bunlardan ibâret oldu…

Şunu da hemen belirtmek istiyorum ki, Allâh’ın Kitâbı haricindeki her kitâb eksik ve hatâlıdır. “Îmânın Şartları” adlı bu kitâbımdaki doğrular İslâm’ın doğrularıdır. Eksikler ve hatâlar benden ve şeytândandır. Tüm hatâlarımdan, her hâlukârda tevbe ediyor ve Rabbim’den âcizane olarak ortaya koyduğum gayretten ötürü hatâlarımı bağışlamasını ve beni ehlimi kıyâmet günü arşın gölgesinde gölgelenenlerden kılmasını niyâz ediyorum.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

2013m./1434h.
Abdullâh Saîd el-Müderris.

pdf-2

 

İçeriği Paylaş: