Menu

Ehl-i Sünnet’e Göre Îmânın Tanımı

imanın tanımıEHL-İ SÜNNET’E GÖRE
ÎMÂNIN TANIMI

 

hutbe

 

 Mukaddime:

Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle… 

Hamd, -âlemlerin Rabbi olan- Allâh’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülüğünden O’na sığınırız. O’nun hidâyete erdirdiğini hiç kimse saptıramaz, saptırdığını ise hiç kimse hidâyete erdiremez. Şehâdet ederim ki, Allâh’tan başka ibâdete lâyık hiçbir ilâh yoktur. Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem O’nun kulu ve Rasûlüdür…

Bundan sonra:

Bilinmelidir ki! Îmânın tanımı çok önemli ve pek büyük bir mes’eledir. Zîrâ bu mes’ele, îmân ve küfür ayrımının temeli olup, Ehl-i Sünnet ile Ehl-i Bid’ât’ı birbirinden ayıran bir esastır. Bu sebeble îmânın tanımı hakkında yapılacak olan bir hatâ, diğer mes’elelerde yapılacak hatâlardan çok daha vahim sonuçlar doğuracaktır. Nitekim ümmete en çok zararı dokunan Mürcie tâifesinin ayağının kaymasının sebebi, îmânın tanımı hakkında yaptıkları hatâdan kaynaklanmaktadır. Böylece îmânın tanımı hakkında Ehl-i Sünnet’in görüşünün önemi ortaya çıkmaktadır.

Îmânın tanımı hakkında Kur’ân, Sünnet ve icmâ nasslarına ve de selefin bu nasslar hakkındaki kavillerine dayanan Ehl-i Sünnet’in görüşü -özetle- aşağıda zikredileceği üzeredir.

Îmânın Lügat ve Istılâh Mânâsı:

“Îmân” kelimesi lügatte: “Emniyet ve tasdîk” olmak üzere iki mânâya gelir. Emniyet: “Güven vermekve güven içinde olmak” demek olup, korkunun zıddıdır. Nitekim âyet-i kerîme’de şöyle buyrulmuştur: “Allâh onları korkudan emin kıldı.” (Kureyş: 106/4)

Tasdîk ise: “Doğrulama ve onaylama” demek olup, yalanlamanın zıddıdır. Nitekim âyet-i kerîme’de şöyle buyrulmuştur:

“Onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz.” (Bakara: 2/75)

İslâmî ıstılâhta ise: “Îmân: Kalb ile tasdîk, dil ile söylemek ve âzâlarla amel etmektir. Artar ve azalır.”

Buna göre îmân: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile kabul etmek, bunları dil ile söylemek ve gerektirdikleriyle amel etmektir. İbâdetlerle artar. Günâhlarla azalır. [Bak: “E-m-n” Maddesi, İsfahânî, el-Müfredat; Firûzâbâdî, el-Kâmûsu’l-Muhît; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab; Cevherî, es-Sıhâh; İbn Fâris, Mucemu Makâyisi’l-Luğa…]

Ehl-i Sünnet Âlimleri Îmânın Tanımında İcmâ Etmişlerdir:

Ehl-i Sünnet âlimleri îmânın kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr ve âzâlarla amel etmek olduğunda ve itaatlerle artıp, masiyetlerle azalacağında icmâ etmişlerdir. Nitekim:

1. İmâm Sufyân bin Uyeyne rahîmehullâh şöyle demiştir: “Îmân, söz ve ameldir. Bizden öncekilerden onu, söz ve amel olarak aldık. Amel olmadan söz olmaz.” [Abdullâh bin Ahmed, es-Sünne: 1/346; İbn Battâ, el-İbâne: 2/855; el-Acurrî, eş-Şeria: 2/604.]

2. İmâm Şâfiî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Sahâbe, tabiin ve onlardan sonra bizim kendilerine yetiştiğimiz kimseler: ‘Îmân: Söz, fiil ve niyettir. Bu üçünden birisi diğeri olmadıkça geçerli değildir’ diye icmâ ettiler.” [el-Lalekâî, Şerhu Usuli İtikadi Ehli’s-Sünne: 5/956; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/209.]

3. İmâm Ahmed bin Hanbel rahîmehullâh şöyle demiştir: “Tabiinden, Müslümanların imâmlarından, selef imâmlarından ve çeşitli ülkelerin fıkıhçılarından doksan kişi Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in vefat ettiği esnadaki sünnetine göre: ‘Îmân: Söz ve fiildir. İtaatle artar, masiyetle eksilir’ diye icmâ ettiler.” [İbn Receb, Tabakatu’l-Hanabile: 1/130.]

4. İmâm İbn Abdilberr rahîmehullâh şöyle demiştir: “Fıkıhçılar ve hadîsçiler îmânın söz ve amel olduğu üzerinde icmâ ettiler. Niyetsiz amel olmaz. Onlara göre îmân itaatle artar, masiyetle azalır. Onların nazarında bütün itaatler îmândır.” [İbn Abdilber, et-Temhîd: 9/238.]

5. İmâm Buhârî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Çeşitli ülkelerden binden fazla âlimle karşılaştım. Hiç kimsenin îmânın söz ve fiil olduğunda, artıp eksilebileceğinde ihtilaf ettiğini görmedim.” [İbn Hacer, Fethu’l-Bârî: 1/47; Alûsî, Rûhu’l-Meânî: 5/156.]

6. İmâm el-Acurrî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh size ve bize merhamet etsin. Biliniz ki Müslüman âlimlerin üzerinde icmâ ettikleri esasa göre îmân, bütün insânlara farzdır. O da, kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr ve âzâlarla amel etmektir.

Ve yine biliniz ki beraberinde dilin söylemesi olmadıkça sadece kalb ile bilmek ve tasdîk etmek yeterli değildir. Âzâlarla amel etmek olmadıkça da kalb ile bilmek ve lisân ile söylemek yeterli değildir. Bu üç haslet bir kimsede eksiksiz bulunduğu zaman mü’min olur. Kur’ân, Sünnet ve Müslüman âlimlerin görüşleri buna delâlet eder.” [Acurrî, eş-Şeria: 2/611.]

7. İmâm el-Beğavî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Sahâbeler, tabiinler ve onlardan sonra gelen sünnet âlimleri amellerin îmândan bir cüz olduğu konusunda görüş birliği içindedirler… Onlar dediler ki: Îmân söz, amel ve akidedir.” [el-Beğavî, Şerhu’s-Sünne: 1/38.]

8. İmâm İbn Battâ rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh size rahmet etsin, bilin ki! Allâh’u Teâlâ kalblerin kendisini tanımasını ve kendisini, rasûllerini, kitâblarını ve sünnetin getirdiği her şeyi tasdîk etmesini, dillerin bunu söylemesini ve söz olarak bunu ikrâr etmesini, bedenlerin ve âzâların emrettiği her şeyi yapmasını farz kıldı. Amelleri farz kıldı. Bunlardan herhangi birisi diğerleri olmadıkça geçerli değildir. Kul bunların hepsini kendisinde bulundurmadıkça mü’min olamaz. Ta ki kalbiyle inanmış, dili ile ikrâr etmiş ve âzâları ile amel etmiş olsun. Bununla beraber yine de mü’min olamaz. Ancak bütün söylediklerinde ve yaptıklarında sünnete uygun olduğu, bütün sözlerinde ve amellerinde Kitâb ve ilme uyduğu zaman mü’min olur. Size açıkladığım her şey Kur’ân’da ve Sünnet’te geçmektedir ve ümmetin âlimleri bunun üzerinde icmâ etmiştir.” [İbn Battâ, el-İbâne: 2/778.]

9. İmâm Ebû Ubeyd Kâsım bin Sellâm rahîmehullâh şöyle demiştir: “Allâh Teâlâ îmânın ancak şartlarına uygun bir amelle gerçek bir îmân olacağını belirlemiştir. Amel olmaksızın sadece sözle îmân iddiasında bulunanı gerçek mü’min olarak kabul eden kimse Allâh’ın Kitâbı’na ve Sünnet’e inatla karşı çıkıyor demektir. Allâh’u Teâlâ’nın insânları sözün fiille tasdîk edilip edilmediğiyle imtihan ettiğini ve amel olmaksızın sadece sözden razı olmadığını görmedin mi? Böylece birini diğerinin bir parçası kılmış olmadı mı? Allâh’ın Kitâ-bı’ndan, Rasûlü’nün Sünneti’nden ve ondan sonraki selefin metodundan sonra artık başka hangi şeye uyulur? Ki örnek alınacak ve güvenilecek kimseler onlardır. Şu kitâbımızda naklettiğimiz şeylerden âlimlerimizin belirlediği bize göre sünnete uygun olan hüküm şudur: Niyet, söz ve amelin hepsi birden îmândır.” [Kâsım bin Sellâm, Kitâbu’l-Îmân: 32-34.]

10. İmâm İbn Receb rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âlimlerin çoğunluğu şunu söylemişlerdir. Îmân söz ve ameldir. Bu selefin tamamının ve hadîs âlimlerinin icmâsıdır. Şâfiî bu konuda sahâbenin ve tabiinin icmâ ettiklerini belirtmiştir. Ebû Sevr de bunun üzerinde icmâ olduğunu ifâde etti. Evzâî dedi ki: Seleften bu dünyadan geçip gidenler îmân ile amel arasında ayırım yapmazlardı. Bunu birden fazla selef âlimi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten naklettiler. Fudayl bin Iyâd ve Veki el-Cerrah da bunu Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ten nakledenlerdendir. ‘Îmân söz ve ameldir’ diyenlere gelince bunlardan bazıları şunlardır: Hasen el-Basri, Said bin Cubeyr, Ömer bin Abdulaziz, Ata, Tavus, Mücâhid, Şâbî, Nehâî ve Zührî. Bu, Sevrî, Evzâî, İbn Mübarek, Mâlik, Şâfiî, Ahmed, İshâk, Ebû Ubeyd, Ebû Sevr ve diğerlerinin de görüşüdür… Îmânın artması ve eksilmesi, âlimlerin cumhurunun görüşüdür.” [İbn Receb, Câmiu’l-Ulûm: 1/104.]

Kalb İle Tasdik Etmenin Delîlleri: 

Îmânın sahîh olabilmesi için kalb ile tasdîk edilmesinin gerekli olduğunu beyân eden birçok delîl vardır. Onlardan bazıları şöyledir: Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Îmân henüz kalblerinize girmedi (yerleşmedi).” (Hucurât: 49/14)

Bu âyet-i kerîme kalb ile tasdîk etmeden îmân iddiasının geçerli olmayacağının ve îmânın ancak kalben tasdîk ile sahîh olacağının en açık delîllerindendir. Zîrâ âyette menfaat peşinde koşarak münafıklık yapan bazı bedevîlere “Îmân henüz kalblerinize girmedi” buyrularak kalben yakînî olarak îmân etmedikçe mü’minlerden olamayacakları bildirilmektedir. Nitekim âyetin baş tarafında şöyle buyrulmaktadır: “Bedevîler, dedi ki: ‘İman ettik.’ De ki: ‘Siz îmân etmediniz; ancak ‘İslâm (teslim) olduk’ deyin. (Zîrâ) Îmân henüz kalblerinize girmedi.”

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır:

“Ey Rasûl! Kalbleri inanmadıkları halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar seni üzmesin.” (Maide: 5/41)

Bu âyet-i kerîme de bir önceki âyet-i kerîme gibi îmânın sıhhati için kalb ile tasdîk etmenin şart olduğunun en büyük delîllerindendir. Âyette kalben inanmadıkça dil ile söylemenin kişiye fayda vermeyeceği beyân olunmaktadır. Zîrâ âyetin sonunda “İnanmadıkları halde ağızlarıyla ‘inandık’ diyenlerle Yahudilerden küfür içinde çaba harcayanlar” hakkında şöyle buyrulmaktadır: “Onlara dünyada bir rüsvaylık (en aşağılayıcı bir zillet), ahirette ise yine onlara büyük bir azâb vardır.”

Îmânın sahîh olabilmesi için kalb ile tasdîk edilmesinin gerekli olduğunu ifâde eden birçok hadîsi şerîf vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Ebû Said el-Hudrî radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra Allâh Subhânehu ve Teâlâ: ‘Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı (ce­hennemden) çıkarın!’ buyurur.” [(SAHÎH HADÎS): Buhârî (22); Müslim (146)…]

Bu hadîs-i şerîf, kalb ile tasdîk etmeden îmânın sahîh olmayacağını ve kurtuluşun ancak kalbte bulunan tevhîdî bir îmân ile mümkün olacağını açık olarak bildirmektedir. Nitekim hadîste: “Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı (ce­hennemden) çıkarın!” buyrulmuştur.

“Enes bin Mâlik radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: (Allâh Azze ve Celle) ‘Lâ ilâhe illallâh Muhammeden Rasûlullâh’a samimi bir kalble şahitlik eden herkese cehennem ateşini haram kılar’.” [(SAHÎH HADÎS): Buhârî (128); Müslim (32) …]

Kalbten yakînî olarak şehâdet edilen kelime-i tevhid’in, cehennem ateşinde ebedî olarak kalmaya mânî olacağı ifâde edilen bu hadîs-i şerîf, bir önceki hadîste zikredilenleri takviye ederek kalb ile tasdîk etmedikçe îmân iddiasının geçerli olmayacağı hakkında açık bir nassdır.

İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh kalbin tasdîki hakkında şöyle demiştir: “Îmânın hakikati söz ve fiilden oluşur. Söz iki kısımdır: Kalbin sözü ki bu itikattır (kalbin inanması, bağlanmasıdır), dilin sözü ise İslâm kelimesini konuşmaktır (kelime-i tevhîd’i söylemektir). Fiil de iki kısımdır: Kalbin fiili ki bu niyet ve ihlâstır. İkincisi organların fiilidir. Bu dördü bulunmadığı zaman îmân kemâliyle bulunmaz. Kalbin tasdîki bulunmadığı zaman kalan kısımların faydası olmaz.” [İbn Kayyim Kitâbu’s-Salât: 56.]

Dil İle İkrâr Etmenin Delîlleri:

Îmânın sahîh olabilmesi için -şer’î özürler haricinde- dil ile ikrâr edilmesinin gerekli olduğunu beyân eden birçok delîl vardır. Onlardan bazıları şöyledir: Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“Deyin ki: ‘Biz Allâh’a ve bize indirilene inandık’.” (Bakara: 2/136)

Allâh’u Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde îmân esasları kalben tasdîk edildikten sonra, bunların dil ile de ikrâr edilmesini emretmiştir. Bu da dil ikrâr etmenin farz olduğuna açık olarak delâlet eder. Bu sebeble -ikrah hali müstesna- dili ile îmânını ikrâr etmeyen bir kimsenin îmânı sahîh değildir. Nitekim İmâm Ebû Hanîfe rahîmehullâh şöyle demiştir: “Bir kimse Allâh’ı tanır, O’nun tasdîk eder ve imkânına rağmen dili ile ikrâr etmeden ölürse küfür üzere ölmüştür.” [el-Usûlu’l-Munife li’l İmâm Ebî Hanife: 120.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, diğer bir âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır:

“Şüphesiz: ‘Bizim Rabbimiz Allâh’tır’ deyip sonra doğru bir istikâmet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Ahkâf: 46/13)

Allâh’u Teâlâ, bu âyet-i kerîmesinde ise tevhîdi dil ikrâr ederek bunun gereklerini istikâmet üzere yerine getirenlerin mahzun olmayacaklarını beyân etmektedir. Ancak ilk olarak zikrettiği şey, îmânın dil ile ikrâr edilmesidir. Bu da ikrârın amelden önce olduğuna açık olarak delâlet etmektedir.

Îmânın sahîh olabilmesi için -şer’î özürler haricinde- dil ile ikrâr edilmesinin gerekli olduğunu ifâde eden birçok hadîsi şerîf vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Târık bin Abdullâh el-Muhârî radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Ey İnsanlar! ‘lâ ilâhe illallâh/Allâh’tan başka -ibâdete layık hak- ilâh yoktur’ deyin kurtuluşa erin.” [(SAHÎH HADÎS): Ahmed (16603); İbn Huzeyme (159)…]

Hadîs-i şerîfte ‘lâ ilâhe illallâh’ kelime-i tevhîdini ikrâr edenlerin kurtulacağı; ikrâr etmeyenlerin ise dünyâ ve âhiret kurtuluşa eremeyeceği bildirilmektedir. Bu da dil ikrâr olmadan îmânın sahîh olmayacağı gerçeğine şüphe bırakmayacak bir şekilde delâlet etmektedir.

“Enes bin Mâlik radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: İnsânlar ‘lâ ilâhe illallâh/Allâh’tan başka -ibâdete layık hak- ilâh yoktur’ deyinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim Allâh’tan başka ilâh yoktur derse meşru bir gerekçesi dışında canını ve malını benden korumuş olur. Onun hesabı -bundan sonra- Allâh’a aittir’.” [(SAHÎH HADÎS): Buhârî (6924); Müslim (20)…]

Bu hadîs-i şerifin, ‘lâ ilâhe illallâh’ kelime-i tevhîdinin yani îmânın dil ikrâr edilmesinin gereğine delâlet etmekte olduğu açıktır. Îmânlarını dil ile ikrâr etmeyen kimselerin savaş ehlinden sayılmaları ise dil ile ikrâr etmenin îmânın sıhhat (geçerlilik) şartı olması dolayısıyladır.

İmâm İbn Battâ rahîmehullâh, îmânının sıhhat şartlarını kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr ve azarla amel olarak belirterek şöyle demiştir: “Bilin ki! Allâh’u Teâlâ kalbe Allâh’ı tanımasını, Allâh’ı, rasûllerini, kitâblarını ve sünnetin getirdiği her şeyi tasdîk etmesini; dillere bunu söylemelerini ve bunu sözlü olarak ikrâr etmelerini; bedenlere ve âzâlarla ise emrettiği her şeyi yapmalarını farz kılmıştır. Bunlardan herhangi birisi diğerleri bulunmadıkça geçerli değildir. Kul bunların hepsini birlikte yapmadıkça mü’min olmaz. Yani hem kalbiyle inanmalı, hem diliyle ikrâr etmeli, hem de organlarıyla amel etmelidir. Sonra söylediği ve yaptığı her şey Sünnet’e uygun olmadıkça, bütün sözlerinde ve amellerinde Kitâb’a ve ilme tabi olmadıkça yine mü’min olmaz. Size açıkladığım şeylerin hepsi Kur’ân’da zikredilmiştir; Sünnet’te geçmektedir ve ümmetin âlimleri de bunlar üzerinde icmâ etmişlerdir…” [İbn Battâ, el-İbâne: 2/761.]

Azalarla Amel Etmenin Delîlleri: 

Îmânın sahîh olabilmesi için -şer’î özürler haricinde- îmânın gerektirdikleriyle amel edilmesinin gerekli olduğunu beyân eden birçok delîl vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır: “Allâh sizin îmânlarınızı asla zayi etmez.” (Bakara: 2/143)

Bu âyet-i kerîmedeki îmândan maksadın namaz olduğu hususunda icmâ edilmiştir. Allâh Azze ve Celle âyet-i kerîmesinde namaz amelini îmân olarak isimlendirerek îmândan saymıştır. Nitekim İmâm Kurtubî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Âlimler bu âyetin, Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılıp da ölen kimsenin hakkında inmiş olduğu hususu üzerinde ittifak etmişlerdir… Görüldüğü gibi burada niyet, söz ve ameli kapsadığından dolayı nama­za ‘îmân’ adı verilmektedir.

İmâm Mâlik rahîmehullâh şöyle demiştir: Ben bu âyet-i kerîme vesi­lesiyle (amelleri îmândan saymayan sapık) Mürcie’nin: ‘Namaz îmândan değildir’ şeklindeki sözlerini hatırlıyorum (da böyle bir sözü nasıl söylediklerine şaşıyorum).” [Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân: 2/157.]

İmâm Şâfiî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Îmân; söz amel ve kalble itikattır. Görmez misin ki Allâh’u Teâlâ şöyle buyuruyor: ‘Allâh sizin îmânlarınızı asla zayi etmez.’ Yani ‘Mescidi Aksa’ya doğru kıldığınız namazları zayi etmeyecektir’ demektir. Allâh Tebâreke ve Teâlâ, bu âyette namazı, îmân olarak isimlendirmiştir. Namaz da söz amel ve itikattır.” [İbn Abdilber, el-İntika: 81.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, şöyle buyurmaktadır:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allâh’a, ahiret gününe, meleklere, kitâb ve nebîlere îmân edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allâh’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara: 2/177)

İmâm el-Evzâî rahîmehullâh şöyle demiştir: “Îmân ancak söz ile istikâmet bulur (:doğrulanır). Îmân ve söz ancak amel ile istikâmet bulur. Îmân, söz ve amel ise ancak Sünnet’e uygun niyetle istikâmet bulur. Seleften geçip gitmiş olanlar ameli îmândan, îmânı amelden ayırmıyorlardı. Îmân şu dinlerin kendi isimlerini kapsadığı gibi kapsayıcı bir isimdir ve amelin onu tasdîk etmesini de kapsar. Her kim ki dili ile îmân eder, kalbi ile tanır, ameli ile de bunu doğrularsa işte bu kopmayan bir kulptur. Her kim de dili ile söyler, kalbi ile tanımaz, ameliyle onu doğrulamazsa, onun îmânı kabul edilmez ve ahirette kaybedenlerden olur.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/956; İbn Battâ, el-İbâne: 2/807.]

İmâm Süfyân es-Sevrî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Îmân söz, amel ve niyettir; artar eksilir. İtaatle artar, masiyetle eksilir. Amelle birlikte olmadıkça sadece söylemek câiz değildir. Niyetle beraber olamadıkça sadece söz ve amel câiz değildir. Sünnete uygun olmadıkça sadece söz, amel ve niyet de câiz değildir.” [el-Lalekâî, a.g.e: 1/170; İbn Battâ, el-İbâne, 6/32; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/296.]

Îmânın sahîh olabilmesi için -şer’î özürler haricinde- îmânın gerektirdikleriyle amel edilmesinin gerekli olduğunu beyân eden birçok hadîs-i şerîf vardır. Onlardan bazıları şöyledir:

“İbn Abbas radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre: Beni Abdulkays heyeti Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelince Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem onlara (önce) Allâh’a îmân etmeyi emretti ve onlara: ‘Allâh’a îmân nedir biliyor musunuz? Dedi. Onlar ‘Allâh ve Rasûlü daha iyi bilir’ dediler. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem (Yalnızca Allâh’a îmân etmek:) ‘Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın rasulü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (İslam devlet hazinesine) vermeniz demektir’ buyurdu.” [(SAHÎH HADÎS): Buhârî (87); Ebû Dâvud (4677)…]

Bu hadîsi şerîf, amellerin îmâna dâhil olması hakkında en açık olan hadîslerden biridir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine dini öğrenmek için gelen heyete îmânı emretmiş ve “Allâh’a îmân etmek Allâh’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in Allâh’ın rasûlü olduğuna şahitlik etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini (İslâm devlet hazinesine) vermektir” buyurarak Allâh’a îmân için gerekli olan şeyleri bildirmiştir. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem namaz, oruç, zekât ve ganimetin beşte birini İslam devlet hazinesine vermek gibi amelleri Allâh’a îmân olarak öğretmiştir. Hadîsin diğer bir metninde gelen heyete “Bunları ezberle­yin ve geride kalanlarınıza da bildirin” şeklinde buyurarak, ibâdetlerin Allâh’a îmân etmek için gerekli olduğunu insânlara bildirmelerini emretmiştir. Eğer ibâdetler îmâna dâhil olup hakikatinden olmasaydı, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine dini öğrenmek için gelen bu kimselere ibâdetleri îmân olarak öğretmez ve öğretmelerini de emretmezdi.

İmâm İbn Ebi’l-İzz rahîmehullâh bu hadîs-i şerîfi zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Amellerin îmânın müsemmasına (kapsamına) dâhil olduğuna bu delîlin üstünde başka hangi delîl olabilir? Bu hadîste îmân ameller olarak tefsîr edilmiş ve tasdîk söz konusu edilmemiştir. Çünkü inkâr ile birlikte bu amellerin bir faydasının olmadığı bilinen bir husustur.” [İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahavîyye: 2/487.]

“Ebû Hureyre radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Îmân yetmiş küsur şubedir. En yükseği ‘lâ ilâhe illallâh’ sözüdür. En aşağısı eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ îmândan bir şubedir.” [(SAHÎH HADÎS): Müslim (37), Ebu Dâvud (4676)…]

Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, bu hadîste îmânın şubelerini ifâde etmiş ve amelleri de bu şubelere dâhil etmiştir. Bu da açık olarak göstermektedir ki, ameller îmânın müsemmasına dâhildir. Nitekim İmâm Beğavî rahîmehullâh bu konudaki ittifaktan bahsederek şöyle demiştir: “Sahâbe, tabiin ve onlardan sonra gelen Ehl-i Sünnet âlimleri amellerin îmândan olduğu hususunda… İttifak etmişler ve şöyle demişlerdir: Îmân; söz, amel ve inançtır. İtaatle artar, masiyetle eksilir. Îmânın arttığını bizzat Kur’ân söylemiştir. Eksilmesi ise kadınların vasfedildiği hadîste geçmektedir.” [Beğavî, Şerhu’s-Sunne: 1/38-39.]

Îmânın Artıp, Eksilmesinin Delîlleri: 

Kur’ân ve Sünnet’te îmânın artıp eksileceğine dair birçok delîller vardır. Nitekim İmâm İbn Ebi’l-İzz rahîmehullâh şöyle demiştir: “Îmânın artıp eksildiğine dair Kitâb ve Sünnet’ten delîller ile seleften gelen rivâyetler gerçekten çoktur…” [İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdedi’t-Tahavîyye: 2/479.]

Allâh Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

“Îmân edenlerin îmânını artırsın…” (Müddessir: 74/31)

Alî bin Ebî Tâlib radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Îmân kalbte bir nükte şeklinde ortaya çıkar. Îmân arttıkça bu nükte de artar.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/224.]

İmâm İbn Cerir et-Taberî rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Îmân, söz ve amel midir, artar ve eksilir mi veya onda artma ve eksilme olmaz mı? Bu konuda söylenecek söze gelince; îmân söz ve ameldir, artar ve eksilir diyenlerin görüşü doğrudur. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in ashâbından bir topluluğun bu görüşte olduğu haber verilmiştir. Geçmişte dîn ve fazilet sâhibi kimseler bu görüşü benimsemişlerdir.” [Taberî, Sarihu’s-Sünne: 25.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır:

“Mü’minler o kimselerdir ki, Allâh anıldığı zaman yürekleri ürperir, O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman îmânlarını artırır ve Rablerine tevekkül ederler.” (Enfal: 8/2)

İmâm İbn Kesîr rahîmehullâh, bu âyet-i tefsîr ederken şöyle demiştir: “Buhârî ve diğer imâmlar îmânın artıp eksildiğine ve kalblerdeki îmânın farklılığına bu ve benzeri âyetlerle delîl getirmişlerdir. Hatta Şâfiî, Ahmed ve Ebû Ubeyd gibi birden fazla imâm bu konuda icmâ olduğunu haber vermişlerdir. Nitekim ben bunu -Allâh’a hamd olsun- Buhârî’ye yaptığım şerhin başında uzun uzun açıkladım (arzu edenler oraya bakabilir).” [İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm: 4/12.]

Allâh Subhânehu ve Teâlâ, başka bir âyet-i kerîme’de şöyle buyurmaktadır:

“Onlar öyle kimselerdir ki halk kendilerine: ‘Düşmanlarınız olan insânlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan korkun’ dediklerinde, bu tehdit onların îmânlarını artırmış ve ‘Allâh bize yeter. O ne güzel vekildir’ demişlerdir.” (Ali İmran: 3/173)

İmâm İbn Ebi’l-İzz rahîmehullâh bu âyeti zikrettikten sonra şöyle demiştir: “Bu âyet-i kerîme ile ondan önceki âyet hakkında; buradaki artıştan kasıt, kendisine îmân edilen hususların artışıdır, nasıl denilebilir? İnsânların söyledikleri bir söz olan; ‘Düşmanlarınız olan insânlar size karşı ordu hazırladılar, aman onlardan korkun’ sözünde teşrî olarak bildirilen bir artış var mıdır? Mü’minlerin kalblerine huzur ve sükûnun indirilmesinde teşrî bakımından bir artış var mıdır?” [İbn Ebi’l-İzz, Şerhu’l-Akîdedi’t-Tahavîyye: 2/479.]

Îmânın artıp, eksileceğine delâlet eden hadîs-i şerîflerden bazıları şöyledir:

“Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme girdikten sonra Allâh Subhânehu ve Teâlâ: ‘Kalbinde hardal danesi ağırlığınca îmânı olanı (ce­hennemden) çıkarın!’ buyurur.” [(SAHÎH HADÎS): Buhârî (22); Müslim (146) …]

Bu hadîs-i şerîf îmânın azaldığını beyân eden nassların en açık olanlarındandır. Nitekim hadîste ifâde edildiği üzere îmân azalır; ta ki hardal tanesi kadar kalır…

Bu ve benzeri nasslara binâen sahâbelerden Abdullâh bin Abbâs, Ebû Hureyre ve Ebû’d-Derdâ radıyallâhu anhum şöyle demişlerdir. “Îmân artar ve eksilir.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1016.]

Cundub bin Abdillâh el-Becelî radıyallâhu anh ise şöyle demiştir: “Biz yiğit delikanlılar olarak Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile beraber bulunuyorduk. Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeden önce îmânı öğrendik. Sonra Kur’ân-ı Kerîm’i öğrendik ve onunla îmânımızı artırdık.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1019; İbn Battâ, el-İbâne: 2/845; Acurrî, Kitâbu’ş-Şeria: 2/583; Hallal, es-Sünne: 5/48; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/505.]

“Ebû Umâme radıyallâhu anh’dan rivâyet edildiğine göre, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdular: Kim Allâh için sever, Allâh için buğz eder, Allâh için verir ve Allâh için mânî olursa îmânını tamamlamış olur.” [(SAHÎH HADÎS): Ebû Dâvud (4681); Taberânî (Kebir: 7613)…]

Hadîs-i şerîfte ifâde edildiği üzere kişi, Allâh için sever, Allâh için buğz eder, Allâh için verir ve Allâh için mânî olursa îmânı artış göstererek tamamlanır; kemâle erer. Bu itibarla diğer ibâdetler de îmânın tamam olmasında ve kemâlata ulaşmada pay sâhibidirler. Nitekim sahâbelerden Umeyr bin Habib el-Hutamî radıyallâhu anh şöyle demiştir: “Îmân artar ve eksilir. Denildi ki: Onun artması ve eksilmesi nedir? Dedi ki: Allâh’ı zikrettiğimiz ve O’na hamd ettiğimiz ve tesbih ettiğimiz zaman bu, îmânın artmasıdır. Gaflet ettiğimiz ve unuttuğumuz zaman bu, îmânın azalmasıdır.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1019; İbn Battâ, el-İbâne: 2/845; Acurrî, Kitâbu’ş-Şeria: 2/583; Hallal, es-Sünne: 5/48; İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/505.]

Bilinmelidir ki! Ümmetin sünnet ve cemaat ehli imâmları, îmânın söz, itikat ve amel olduğunda icmâ ettikleri gibi, artıp eksileceği hususunda da icmâ etmişlerdir. Nitekim İmâm Ebû’l-Hasan el-Eş’arî rahîmehullâh, selefin üzerinde icmâ ettiği esaslardan söz ederken şöyle demiştir: “Onlar îmânın itaatle arttığı, masiyetle azaldığı konusunda icmâ ettiler.” [Risâletun ila Ehli’s-Sağr: 155.]

Şeyhu’l-İslam İbn Teymiyye rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Îmân artar eksilir, sözü sahâbelerin sözüdür. Bu söze muhalefet eden herhangi bir sahâbe bilinmemektedir.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/224.]

Îmânın artıp eksildiğine dair ümmetin imâmlarından birçok rivâyetler naklolunmuştur. Onlardan bazıları şöyledir:

1. Edu Derda radıyallâhu anh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lalekâî, Şerhu Usulu İ’tikad: 5/1015; İbn Battâ, el-İbâne: 2/848.]

2. Ebu Hureyre radıyallâhu anh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1016; İbn Battâ, el-İbâne: 2/844.]

3. İmâm Mücâhid rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1023; İbn Battâ, el-İbâne: 2/806.]

4. İmâm Süfyan İbn Uyeyne rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lalekâî, a.g.e: 5/1028; İbn Battâ, el-İbâne: 2/813.]

İmâm’a “Îmân artar ve eksilir mi?” diye sorulduğunda şöyle demiştir: “Siz Kur’ân-ı Kerîm’i okumuyor musunuz? Allâh’u Teâlâ, şöyle buyurur: ‘Bu onların îmânlarını artırmıştır.’ (Ali İmran: 3/173) Birden fazla yerde îmânın arttığına işaret edilir…” “Eksilir mi?” diye sorulduğunda ise şöyle demiştir: “Eksilmeyen bir şey artmaz” [İbn Battâ, el-İbâne: 2/850; Acurri, Kitâbu’ş-Şeria: 2/605.]

5. İmâm İbn Cüreyc rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lâlekâî, Şerhu Usûlu İ’tikâdi Ehli’s-Sunne: 5/1029.]

6. İmâm Süfyân es-Sevrî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir.” [el-Lâlekâî, a.g.e: 1/170; İbn Battâ, el-İbâne: 2/850.]

7. İmâm Mâlik rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar ve eksilir.” [İbn Abdilberr, el-İntika: 34; el-Lâlekâî, a.g.e: 5/1028.]

8. İmâm Şâfiî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar eksilir… Îmânın (kişiden kişiye göre değişen) halleri, dereceleri ve tabakaları vardır. Bunların bir kısmı tam ve eksiksizdir. Bir kısmı eksiktir ve eksiği apaçık bellidir. Bir kısmı da bu ikisinin ortasında olup, bir tarafı ağır basmaktadır.” [Beyhakî, Menakibu’ş-Şâfiî: 1/387.]

9. İmâm Ahmed bin Hanbel rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar ve eksilir.” [Abdullâh İbn Ahmed, es-Sünne: 1/307; İbn Battâ, el-İbâne: 2/813.] İmâm’a îmânın nasıl eksildiği sorulunca şöyle demiştir: “Nasıl artıyorsa öyle eksilir.” [el-Hallal, es-Sunne: 3/588.]

10. İmâm Eş’ârî rahîmehullâh, şöyle demiştir: “Îmân: Artar ve eksilir. Bu konuda adalet sâhibi sika (güvenilir) ravilerin yine adaletli ravilerden rivâyet ederek Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de son bularak sahâbelerin, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’den naklettikleri rivâyetleri kabul ederiz.” [el-Eş’arî el-İbâne an Usuli’d-Diyâne: 27.]

İmâm Ebû Hanîfe ve Îmânın Tarifi:

Soru:  İmâm Ebû Hanîfe îmânı “kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr” olarak tanımlamıştır. Yukarıdaki nakillerde ise ümmetin imâmlarının îmânı “kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr ve âzâlarla amel” olarak tanımladığı yani amelleri îmânın aslına dâhil ettikleri -hatta bunda icmâ akdettikleri- nakledilmektedir. Buradaki ihtilafı nasıl anlamamız gerekmektedir?

Cevâb: Öncelikle bilinmesi gerekli olan ilk şey, İmâm Ebû Hanîfe rahîmehullâh’ın ümmetin imâmlarından bir imâm, Ehl-i Sünnet’in savunucularından bir muhâfız olduğudur…

Bunun ardından bilinmesi gerekli olan ikinci şey ise: Bir imâmın bir mes’ele hakkındaki görüşü öğrenilecekse, o mes’ele ile alakalı tüm sözleri toplanır ve bu sözleri kime karşı; ne zaman söylediği, sözüne hangi nakli ve akli delîlleri kullandığı tespit edildikten sonra çıkan sonuca göre: “İmâmın o meseledeki görüşü şudur” denilebilir. Bundan sonra:

İmâm Ebû Hanîfe rahîmehullâh, “Fıkhu’l-Ekber” de: “Îmân: Dil ile ikrâr, kalb ile tasdîktir” diyerek amelleri îmânın tarifine almamıştır. Ancak “Kitâbu’l-Âlim” de “Îmân: Tasdîk, marifet, yakin, ikrâr ve İslâm’dır” [el-Alim ve’l-Muteallim: 12.] diyerek “Fıkhu’l-Ekber” de ki mücmel olan tarifini açıklamış, îmânın tarifine İslâm’ı yani Allâh’ın emir ve yasaklarına tam bir teslimiyet ile boyun eğmeyi zikretmiştir. Zîrâ “Fıkhu’l-Ekber” de şöyle demiştir: “İslâm; teslim olma ve Allâh’u Teâlâ’nın emrine boyun eğme mânâsına gelir.” [Beyazızâde, el-Usulu’l-Munife li’l İmâm Ebî Hanîfe: 119.]

Ve yine: “İslâm’sız îmân ve îmânsız İslâm olmaz. Bu ikisi sırt ve karın gibidir. Dîn ise îmân, İslâm ve şer’î hükümlerin hepsine birden verilen isimdir” [Beyazızâde, el-Usulu’l-Munife li’l İmâm Ebî Hanîfe: 120.] diyerek îmân ve amelin birbirinden ayrılamaz olduğunu, ayırmanın ise dînsizlik anlamına geleceğini açık olarak belirtmiştir.

Yine şöyle demiştir: “Günâhlar, mü’mine zarar vermez’ demeyiz. Yine ‘günâh işleyen kimse cehenneme girmez’ de demeyiz. ‘Dünyâ’dan mü’min olarak ayrılan kimse fâsık olsa da cehennemde ebedî kalacaktır’ demeyiz. Mürcie’nin dediği gibi: ‘İyiliklerimiz muhakkak kabul edilmiştir, günâhlarımız da muhakkak affedilmiştir’ demeyiz. Fakat ‘kim bütün şartlarına uygun ve ifsâd edici kusurlardan arınmış bir iyilik işler ve onu küfür ve dînden dönme gibi şeylerle boşa çıkarmaz ve dünyâdan mü’min olarak ayrılırsa şüphesiz Allâh onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayı ona sevâb verir’ deriz.” [Beyazızâde, el-Usulu’l-Munife li’l İmam Ebî Hanife: 141.]

İmâmın bu sözlerinden açık olarak anlaşılacağı üzere o, mürcie ve harici akidelerini tamamen reddetmektedir. Binaenaleyh Ehl-i Sünnet’in diğer imâmları ile arasındaki ihtilafın lâfzî olduğu, hakiki bir ihtilaf olmadığı ortaya çıkmaktadır. Nitekim onun îmân hakkındaki görüşlerinin tamamını inceleyen muhakkikler, buradaki ihtilafın hakîki bir ihtilaf olmadığını, bunun lâfzî bir ihtilaf olduğunu beyân etmişlerdir. Çünkü neticede ayrılık doğurmayan ihtilaflar, lâfzî olmaktan öteye geçmezler. İmâm Gazalî, İmâm Zehebî ve Allame Muhammed Enver Şah Keşmirî gibi âlimler bu ayrılığın sadece lafızda kaldığını ve hakikatte bir ayrılık olmadığını söyleyenlerden bazılarıdır. [Bak: Alûsî, Rûhu’l-Meânî: 9/1617; Zehebî, Siyer: 5/233; Feyzu’l-Bâri âlâ Sahîhi’l-Buhârî: 1/53-54.]

Bu ayrılığın sadece lafızda kaldığını söyleyenlerden birisi de büyük âlim İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî rahîmehullâh’dır. O, şöyle demiştir: “Ebû Hanîfe ile Ehl-i Sünnet’in geri kalan imâmları arasındaki ihtilaf (anlaşmazlık) şekli (görünüşte kalan hakikate ulaşmayan) bir anlaşmazlıktır. Çünkü uzuvların amellerinin kalbin îmânı için gerekli olması veya îmândan bir cüz (parça) olması, büyük günâh işleyenin îmândan çıkmadığı, aksine Allâh’ın meşietinde olduğu, isterse Allâh’ın ona azab edeceği, isterse de onu affedeceği konusunda varılan ittifakla beraber lâfzî bir ihtilaf olmakta ve herhangi bir itikad bozukluğunu da gerektirmemektedir.” [İbn Ebîl-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahavîyye: 2/462.]

…(Varılan) İttifaktan sonra şu açıkça ortaya çıkmıştır ki; Ehl-i Sünnet’in (bu konudaki) ihtilafı, herhangi (bir itikad) bozukluğunu gerektirmeyen lâfzî bir ihtilaftır (anlaşmazlıktır)… [İbn Ebîl-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahavîyye: 2/463.]

Îmân, birçok şubesi (dalı) olan bir asıl (kök, öz) olunca, (doğal olarak) bu şubelerden her biri îmân olarak isimlendirilir. Buna göre namaz îmândandır. Yine aynı şekilde zekât, oruç ve hac îmân olduğu gibi hayâ (utanma, arlanma), tevekkül, Allâh’tan korkma ve O’na dönüp yönelme gibi batıni (kalbi) ameller de îmândandır. Nihâyet bu şubeler geçenlere eziyet veren şeyi yoldan kaldırmaya varır. Çünkü eziyet veren şeyi yoldan kaldırmak îmânın şubelerindendir. Bu şubeler içinde, şehâdet şubesi gibi, ortadan kalkmasıyla îmânın da ortadan kalktığı şubeler bulunduğu gibi, eziyet veren şeyi yoldan kaldırmayı bırakmak gibi ortadan kalkmasıyla îmânın ortadan kalkmayacağı şubeler de vardır. Ayrıca bu ikisi arasında da birbirinden farklı çok değişken şubeler vardır. Bu şubelerden bir bölümü şehâdet şubesine yakın, bir bölümü de geçenlere eziyet veren şeyi (yoldan) kaldırma şubesine yakındır. Îmânın şubeleri îmân olduğu gibi küfrün şubeleri de küfürdür. Örneğin Allâh’ın indirdiği hükümlerle hükmetmek îmânın şubelerindendir. Allâh’ın indirdiği hükümler dışındaki şeylerle hükmetmekse küfürdür.” [İbn Ebîl-İzz, Şerhu’l-Akîdeti’t-Tahavîyye: 2/476.]

Şeyhu’l-İslâm İbn Teymiyye rahîmehullâh ise şöyle demiştir: “Bilinmesi gereken hususlardan birisi de şudur: Bu konuda Ehl-i Sünnet arasındaki anlaşmazlığın büyük çoğunluğu lâfzî bir anlaşmazlıktır. Yoksa îmânın sözden ibaret olduğunu söyleyen ilk kişi olan Hammâd bin Ebî Süleymân ve Kûfe ehlinden ona uyanlar ve başkaları gibi fıkıhçılar arasından îmânın (sadece) söz olduğunu söyleyenler, bütün Ehl-i Sünnet âlimleri ile beraber, günâhkâr kimselerin, yerilmenin ve tehdidin kapsamı altına girdikleri hususu üzerinde müttefiktirler. Onlar, günâhkâr kimselerin îmânı Cibril’in îmânı gibi kâmildir, demelerine rağmen şunu da söylerler: Farz olan ameli işlemeksizin haramları da işlemekle birlikte bulunan îmânın sâhibi yerilmeye ve cezâlandırılmaya müstahaktır. Nitekim (Ehl-i Sünnet ve’l-)Cemaat de böyle söylemiştir. Ayrıca şunu söylerler: Büyük günâh işleyenlerden cehenneme girecek olanlar da vardır. Nitekim (Ehl-i Sünnet ve’l-) Cemaat’in görüşü de budur.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 7/297.] Bir başka yerde ise şöyle söyler: “Amellerin îmândan olup olmadığı hususuyla, istisna hususundaki anlaşmazlıkların geneli lâfzî bir anlaşmazlıktır.” [İbn Teymiyye, Mecmûu’l-Fetâvâ: 13/39.]

Sonuç olarak îmânın tarifi konusunda Ehl-i Sünnet arasında hakikatte bir ayrılık yoktur. Ehl-i Sünnet’in tamamı îmân ve İslâm’ın arasını ayırmamış; ibâdetleri yapmanın, haramlardan kaçınmanın gerekli olduğunu söylemişlerdir. İşlenen günâh küfre varmadığı sürece failini tekfîr etmemişler, mutlak cehennemlik ya da cennetlik olduğuna hükmetmemişlerdir. Ancak Allâh’ın indirdiği kanunların yerine başka kanunlar teşri etmek, bunlarla hükmetmek ve Müslümanlara karşı kâfirlere yardım etmek gibi îmânı bozan bir ameli işleyen kimselerin yaptıkları bu amelle kâfir olacaklarına icmâ ile hükmetmişlerdir. [Bil ki ey Müslüman kardeşim! Tâğûtlar ve belâmlar tarih süreci içinde bugünde olduğu gibi îmânın tarifi mes’elesinde mürcie akidesini kendilerine akide edinmişler ve edinmekteler. Bunun sebebi ise işledikleri küfrü gerektiren hallerinden ötürü kâfirliklerini saklamaktır. Çünkü onlar, Allâh’ın kanunlarını terk ederek kendileri kanun çıkarmak, bunlarla yönetmek ve Müslümanlara karşı kâfirlerle işbirliği yapmak gibi birçok küfrü gerektiren ameli işlemekte, sonrada “amel îmândan değildir; kişinin dilinde inkâr olmadığı sürece işlenen fiiller -küfrî de olsa- kişiyi dînden çıkarmaz” demekteler. İşte bu akide aşırı Mürcie akidesi olup, Ehl-i Sünnet’e göre bizzat küfürdür. Allâh’ım dalâletten sana sığınırız.]

Öyleyse îmânın tarifinde İmâm Ebû Hanîfe ile Ehl-i Sünnet’in diğer imâmları arasındaki ihtilaf lafızda kalmaktadır. Zîrâ sonuçta ayrılık getirmeyen ihtilaflar, ıstılâhî olmaktan öteye geçmeyeceklerinden üzerlerinde durarak tartışmayı gerektirmezler. Nitekim İmâm İbn Kayyim rahîmehullâh şöyle demiştir: “Istılâhlar, ifsâd (bozukluk) içermediği müddetçe haklarında tartışılmaz.” [İbn Kayyim, Medaricus-Sâlikîn: 3/286.]

Bununla birlikte cumhur ulema, îmânın tanımında nassların sadece mânâsına değil, lafzına da bağlı kalmışlardır. Bu sebeble îmânın tanımı yapılıyorken amelleri de bu tanıma dâhil etmek gereklidir. Allâh’u Teâlâ en iyisini bilendir.

Hâtime: 

Anlaşıldığı üzere Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Kitâb ve Sünnet’in açık beyânı ile şu sözler üzerinde icmâ etmişlerdir:

Îmân: Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiklerini kalb ile tasdîk etmek, dil ile ikrâr etmek ve gerektirdikleriyle amel etmektir. Tâatlerle (ibâdetlerle) artar, masiyetlerle (günâhlarla) azalır. Böylece îmân, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’in Allâh’u Teâlâ’dan getirdiği tüm şeyleri kalben tasdîk etmeyi yani kalbin söz ve amelini, dil ile ikrâr etmeyi yani dilin söz ve amelini ve âzâların amelini kuşatmaktadır.

Kalbin sözü hakkı tanıyarak onu kabul etmesi ve onda şüphe etmemesidir. Kalbin ameli ise kalbin niyet ve kastını Allâh’a ait kılması, itaat ve teslimiyet, inâbe (yönelme) ve tevekkül (dayanma), havf (korkma) ve reca (ümit etme), istiane (sığınma) ve istigase (yardım isteme) gibi ibâdetleri sadece Allâh’a yapmasıdır.

Dilin sözü, îmân için kabul ettiğini söylemesi gerekli olan şeyleri ikrâr ederek bunlara bağlanmasıdır. Dilin ameli ise dil ile yapılan; kelime-i şehâdeti söylemek, Kur’ân okumak ve zikretmek gibi ibâdetleri yerine getirmektir.

Âzâların ameli, kalbin, dilin ve diğer âzâların emredilenleri yaparak yasaklanan şeylerden kaçınmasıdır.

İşte bu üç unsuru yerine getiren kimselerin îmânları sahîh ve kâmil bir îmândır. Bu üç unsurdan ikisini yerine getiren fakat birini dahi -özrü olmadığı halde- yerine getiremeyen bir kimsenin îmânı sahîh bir îmân değildir. Seleften nakledilen şu söz, bunu ne güzel ifâde etmektedir: “Söz sahîh olmaz, amel olmadıkça; söz ve amel sahîh olmaz, niyet olmadıkça; söz, amel ve niyet sahîh olmaz, sünnete uygun olmadıkça.”

Îmân, itaatlerle (ibâdetlerle) artar, masiyetlerle (günâhlarla) azalır. İbadetlerden bazılarını terk eden veya günâh işleyen bir kimsenin Müslüman olması câizdir. Ancak bu, işlenen günâhın mutlak îmânı yani îmânın aslını nakzeden (bozan) bir günâh olmaması şartına bağlıdır. Mutlak îmân, küfrü gerektiren (kişiyi kâfir yapan) günâhlar hariç sâhibinden ayrılmaz. Îmân ile birlikte yapılan günâhların kişiye zarar vermesi yani günâhları sebebiyle cezâlandırılması Allâh’u Teâlâ’ya kalmıştır. Dilerse azâb eder, dilerse af eder. Kalbinde zerre kadar îmân olan bir kimse ebedî olarak cehennemde kalmayacaktır.

Hamd âlemlerin rabbi olan Allâh’a mahsustur. Salât ve selâm yaratılmışların en hayırlısı Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in, âlinin ve ashabının üzerine olsun.

2012m./1433h.
Abdullâh Saîd el-Müderris.

pdf-2

İçeriği Paylaş: